<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Sağlık</title>
         <link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/saglik/</link>
         <description>En güncel {kategoribaslik} Haberleri.Son dakika {kategoribaslik} haberlerini buradan takip edebilirsiniz. En son {kategoribaslik} haberleri anında burada.</description><item>
			<title><![CDATA[İzmir Bakırçay Üniversitesi ile Sağlık Bakanlığı Arasında İş Birliği Protokolü]]></title>
			<description><![CDATA[İzmir Bakırçay Üniversitesi ile Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü arasında iş birliği protokolü imzalandı. Protokolün; koruyucu sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, sağlıklı yaşam bilincinin artırılması ve toplum yararını önceleyen uygulamaların geliştirilmesine yönelik çalışmalara önemli katkılar sağlaması bekleniyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İzmir Bakırçay Üniversitesi ile Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü arasında, toplum sağlığına yönelik eğitim, araştırma ve toplumsal katkı çalışmalarını desteklemek amacıyla iş birliği protokolü imzalandı.

Gerçekleştirilen imza törenine İzmir Bakırçay Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rasim Akpınar, Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürü Kenan Volkan Demirel, İzmir Bakırçay Üniversitesi Genel Sekreteri Dr. Öğr. Üyesi Ali Köstepen ile Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdür Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Çağrı Emin Şahin katıldı.

İmzalanan protokol kapsamında; toplumsal sağlığın geliştirilmesine yönelik eğitim faaliyetlerinin desteklenmesi, bilimsel araştırmaların teşvik edilmesi, toplumsal farkındalık çalışmalarının yürütülmesi ve kurumlar arasında bilgi ile deneyim paylaşımının artırılması hedefleniyor. İş birliğiyle birlikte, toplum sağlığını önceleyen ortak projelerin geliştirilmesi ve farklı paydaşların katkısıyla sürdürülebilir çalışmaların uygulamaya geçirilmesi amaçlanıyor.

Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan İzmir Bakırçay Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rasim Akpınar, üniversitelerin yalnızca eğitim ve araştırma faaliyetleriyle değil, toplumsal gelişime katkı sunan iş birlikleriyle de önemli bir misyon üstlendiğini belirterek, "Sağlığın geliştirilmesi, güçlü kurumlar arası iş birlikleriyle sürdürülebilir hale gelebilir. Sağlık Bakanlığımız ile imzaladığımız bu protokolün, bilimsel bilgi birikimimizi toplum yararına dönüştürecek yeni projelere ve uygulamalara zemin hazırlayacağına inanıyoruz. İzmir Bakırçay Üniversitesi olarak toplum sağlığına katkı sunacak her türlü iş birliğini desteklemeyi sürdüreceğiz." dedi.

İzmir Bakırçay Üniversitesi ile Sağlık Bakanlığı Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğü arasında kurulan bu iş birliğiyle, akademik bilgi birikiminin kamu hizmetleriyle buluşturulmasına katkı sunulurken, sağlığın geliştirilmesi alanında ortak çalışma kültürünün güçlendirilmesinin de desteklenmesinin hedeflendiği aktarıldı. Protokolün; koruyucu sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, sağlıklı yaşam bilincinin artırılması ve toplum yararını önceleyen uygulamaların geliştirilmesine yönelik çalışmalara önemli katkılar sağlaması bekleniyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/izmir-bakircay-universitesi-ile-saglik-bakanligi-arasinda-is-birligi-protokolu-4342.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/izmir-bakircay-universitesi-ile-saglik-bakanligi-arasinda-is-birligi-protokolu-4342.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/izmir-bakircay-universitesi-ile-saglik-bakanligi-arasinda-is-birligi-protokolu-4342-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/izmir-bakircay-universitesi-ile-saglik-bakanligi-arasinda-is-birligi-protokolu-4342.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/izmir-bakircay-universitesi-ile-saglik-bakanligi-arasinda-is-birligi-protokolu/3801/</link>
			<pubDate>Thu, 18 Jun 2026 15:08:45 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Boyun Ağrısında Uyuşma ve Güç Kaybına Dikkat]]></title>
			<description><![CDATA[Özellikle masa başında çalışanlar, günün büyük bölümünü telefon, tablet veya bilgisayar karşısında geçiren kişilerde daha sık görülen boyun ağrısı sorunu çoğu zaman basit bir kas gerginliği olarak değerlendirilse de her boyun ağrısının nedeni aynı olmayabiliyor. Uzm. Dr. Duygu Keskin, “Özellikle boynu sık sık kütletmek, egzersizleri bilinçsizce yapmak, ağrıyı sadece masajla geçirmeye çalışmak ve uzun süre hareketsiz kalmak boyun sağlığını olumsuz etkileyen uygulamalardır." dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Medicana Sağlık Grubu Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Uzm. Dr. Duygu Keskin, boyun ağrısına eşlik eden bazı belirtilerin daha ciddi sağlık sorunlarının habercisi olabileceğini belirtti, “Özellikle uyuşma, karıncalanma ve güç kaybı varsa ağrı göz ardı edilmemeli” dedi.

Boyun ağrısı çoğu zaman günlük yaşamın doğal bir sonucu olarak görülse de uzmanlara göre ağrıya eşlik eden belirtiler tanı açısından kritik önem taşıyor. Özellikle kol ve ellerde uyuşma, karıncalanma, güç kaybı veya gece uykudan uyandıran ağrılar, basit bir kas gerginliğinin ötesinde değerlendirilmesi gereken sorunlara işaret edebiliyor. Boyun ağrısı yaşayan birçok kişinin ilk aklına gelen sorunlardan birinin boyun düzleşmesi olduğunu belirten Medicana International İzmir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Duygu Keskin, boyun omurgasının normalde hafif bir eğriliğe sahip olduğunu, boyun düzleşmesinin ise bu eğriliğin azalması veya kaybolması durumunda ortaya çıktığını ifade etti. “Uzun süre aynı pozisyonda kalmak, telefon ve bilgisayar kullanırken başın öne eğik tutulması, boyun ve sırt kaslarının zayıf olması, hareketsiz yaşam tarzı, yanlış uyku ve oturma alışkanlıkları ile stres nedeniyle boyun kaslarının sürekli gergin ve kasılı kalması boyun düzleşmesine yol açabilir” diyen Uzm. Dr. Duygu Keskin, “Günümüzde özellikle masa başında çalışan kişilerde daha sık görülmektedir. Ancak her boyun ağrısını boyun düzleşmesine bağlamak doğru değildir. Boyun ağrıları yalnızca boyun düzleşmesine bağlı ortaya çıkmayabilir. Kas gerginliklerinden kaynaklanabileceği gibi boyun fıtığı, sinir sıkışmaları, kanal daralması, omurga kireçlenmesi ve bazı romatolojik hastalıklarla da ilişkili olabilir. Bu nedenle boyun ağrısının nedenini doğru şekilde belirlemek büyük önem taşır” ifadelerini kullandı.

"Kaynağını anlamak için şikayetlere bakılmalı"

Boyun ağrısının kaynağını anlamada şikayetlerin karakterinin önemli ipuçları verdiğini belirten Uzm. Dr. Duygu Keskin, sözlerine şöyle devam etti: “Kas gerginliğine bağlı boyun ağrıları genellikle günlük alışkanlıklardan kaynaklanmaktadır. Uzun süre bilgisayar başında oturmak, telefona bakmak, uygun olmayan bir yastık kullanmak veya stresli olmak boyun kaslarının gerilmesine neden olabilir. Bu durumda boyun, omuz ve kürek kemikleri çevresinde ağrı ve tutukluk hissedilebilir. Çoğu zaman sıcak uygulamalar ve hafif egzersizler yapmak ağrının azalmasına yardımcı olabilmektedir.”

Teknolojinin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle birlikte boyun bölgesine binen yükün de arttığını belirten Uzm. Dr. Duygu Keskin, özellikle ekran kullanım alışkanlıklarının boyun sağlığı üzerinde önemli etkileri bulunduğunu söyledi. Uzun süre aynı şekilde durmanın boyunda ağrı ve sertliğe, kas gerginliğine, duruş bozukluklarına ve boyun hareketlerinde kısıtlılığa neden olabildiğini belirten Uzm. Dr. Duygu Keskin, “Zamanla boyun düzleşmesi de gelişebilir. Bu nedenle ekranı göz hizasında kullanmak, sık sık mola vermek ve düzenli boyun egzersizleri yapmak boyun sağlığını korumaya yardımcı olabilir” dedi. Boyun kaynaklı problemlerin yalnızca boyun bölgesinde şikayet oluşturmadığını vurgulayan Uzm. Dr. Duygu Keskin, sözlerine şöyle devam etti: “Boyun düzleşmesi olan kişilerde en sık görülen şikayetler boyun ağrısı, omuzlarda gerginlik ve baş ağrısıdır. Baş ağrısı genellikle ense bölgesinden başlar ve başın arka kısmında hissedilir. Boyun düzleşmesine eşlik eden boyun fıtığı gibi durumlarda ise ağrı kola doğru yayılabilir ve parmak uçlarına kadar uzanan uyuşma veya karıncalanma görülebilir. Boyun ağrılarının nedeni çoğu zaman muayeneyle anlaşılabilir ve her hastada görüntüleme yapılması gerekmez. Ağrının uzun sürmesi, sık tekrarlaması veya günlük yaşamı etkileyecek düzeye ulaşması durumunda ileri incelemeler gerekebilir. Travma sonrası gelişen ağrılarda ya da uyuşma, hareket kısıtlılığı ve güç kaybı gibi belirtilerin varlığında röntgen, MR veya tomografi gibi yöntemler tanıya yardımcı olur.”

"Boynu kütletmek zarar verebilir"

Toplumda yaygın olarak uygulanan bazı yöntemlerin boyun sağlığına zarar verebildiğini belirten Uzm. Dr. Duygu Keskin, yanlış uygulamalara karşı şu uyarılarda bulundu: “Özellikle boynu sık sık kütletmek, egzersizleri bilinçsizce yapmak, ağrıyı sadece masajla geçirmeye çalışmak ve uzun süre hareketsiz kalmak boyun sağlığını olumsuz etkileyen uygulamalardır. Boynu kütletmek kısa süreli bir rahatlama hissi verse de boyun eklemleri ve çevre dokuların zarar görmesine neden olabilir. Benzer şekilde ağrı nedeniyle uzun süre hareket etmemek veya ağrının azalmasına yardımcı olmak için kullanılan boyunlukların gereğinden uzun süre takılması da boyun kaslarının zayıflamasına yol açabilir. Yastık seçimi de önemlidir. Çok yüksek ya da çok yumuşak yastıklar boynun doğal duruşunu bozabilir. Bu nedenle ortopedik ve orta sertlikte yastıklar tercih edilmelidir. Özellikle masa başında çalışan veya uzun süre telefon kullanan kişiler baş ve boyun pozisyonlarına dikkat etmelidir. Telefon, tablet ve bilgisayar ekranlarının göz hizasında olması boyun üzerine binen yükü azaltabilir. Uzun süre aynı pozisyonda çalışılıyorsa belirli aralıklarla mola verilip boyun ve omuz egzersizleri yapılmalıdır. Uyku sırasında boynun doğal pozisyonunu koruyan bir yastık kullanılmalı ve yüzüstü yatmaktan kaçınılmalıdır. Bunun yanında düzenli egzersiz yapmak, ağır yük taşırken dikkatli olmak ve doğru duruş alışkanlıkları edinmek boyun sağlığının korunmasına yardımcı olabilmektedir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/boyun-agrisinda-uyusma-ve-guc-kaybina-dikkat-566.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/boyun-agrisinda-uyusma-ve-guc-kaybina-dikkat-566.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/boyun-agrisinda-uyusma-ve-guc-kaybina-dikkat-566-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/boyun-agrisinda-uyusma-ve-guc-kaybina-dikkat-566.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/boyun-agrisinda-uyusma-ve-guc-kaybina-dikkat/3792/</link>
			<pubDate>Wed, 17 Jun 2026 13:36:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[DEÜ Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi Yenilendi]]></title>
			<description><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi bünyesinde yenilenen Yoğun Bakım Ünitesi düzenlenen törenle hizmete açıldı. Modernize edilen ünitenin yatak kapasitesi 18’den 30+4’e yükseltilerek bölgenin sağlık altyapısına önemli katkı sağlandı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi bünyesinde yenilenen Yoğun Bakım Ünitesinin açılışı gerçekleştirildi. Modern tıbbi altyapı ve ileri teknolojiyle donatılan ünitenin açılış programına; DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, İzmir İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Ayhan Kul, Rektör Yardımcısı ve Hastane Başhekim Vekili Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, üniversite üst yönetimi ile hastane yöneticileri katıldı.

Gerçekleştirilen çalışmalar kapsamında yoğun bakım ünitesinin fiziki ve teknik altyapısı tamamen yenilenirken, yatak kapasitesi de önemli ölçüde artırıldı. Daha önce 18 yatakla hizmet veren ünite, yapılan düzenlemeler sonucunda 30 yatak ve 4 izolasyon yatağı olmak üzere toplam 34 yatak kapasitesine ulaştı. Yeni ünite, ileri düzey yoğun bakım hizmetlerinin daha etkin ve nitelikli şekilde sunulmasına imkân sağlayacak.

Açılış töreninde konuşan Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, üniversite hastanesinin yalnızca İzmir'in değil, Ege Bölgesi'nin ve Türkiye'nin öncü ve köklü sağlık merkezlerinden biri olduğunu vurgulayarak, sağlık altyapısını sürekli güçlendirmeye yönelik yatırımların kararlılıkla sürdürüldüğünü ifade etti.

“İZMİR'E VE ÜLKEMİZE DAHA GÜÇLÜ HİZMET SUNACAĞIZ”

Yoğun bakım hizmetlerinin sağlık sistemindeki kritik önemine dikkat çeken Rektör Prof. Dr. Bayram Yılmaz, "Özellikle afetler, salgınlar ve olağanüstü sağlık ihtiyaçlarının ortaya çıktığı dönemlerde güçlü yoğun bakım altyapısı büyük önem taşıyor. Bizler de üniversite olarak hem İzmir'imize hem bölgemize hem de ülkemize daha güçlü sağlık hizmetleri sunabilmek için kapasitemizi artırıyor, çağın gerekliliklerine uygun yatırımlar gerçekleştiriyoruz. Yenilenen ünitemizle birlikte hastalarımıza daha konforlu, daha güvenli ve daha nitelikli sağlık hizmeti sunacağız," ifadelerini kullandı.

Rektör Bayram Yılmaz ayrıca, sağlık alanındaki yatırımların önümüzdeki dönemde de devam edeceğini belirterek, "Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nin sahip olduğu bilimsel birikimi güçlü teknolojik altyapıyla desteklemeyi sürdüreceğiz. Hedefimiz, sağlık hizmetlerinde kalite standartlarını daha da yukarı taşıyarak vatandaşlarımıza en iyi hizmeti sunmaktır," dedi.

“HASTA GÜVENLİĞİ VE HİZMET KALİTESİ ARTACAK”

Rektör Yardımcısı ve Hastane Başhekim Vekili Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz ise gerçekleştirilen yenileme çalışmasının hasta güvenliği ve hizmet kalitesi açısından önemli kazanımlar sağlayacağını belirterek, "Yoğun bakım hizmetleri, ileri teknoloji ve yüksek uzmanlık gerektiren alanların başında geliyor. Yenilenen ünitemizle birlikte hem fiziki koşullarımızı hem de teknik donanımımızı günümüz standartlarının üzerine taşıdık. Hastalarımıza sunduğumuz sağlık hizmetlerinin niteliğini artırırken sağlık çalışanlarımız için de daha verimli ve güvenli bir çalışma ortamı oluşturduk," diye konuştu.

Yeni yoğun bakım ünitesinin özellikle bölgesel sağlık ihtiyaçlarına yanıt verme kapasitesini artıracağını ifade eden Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, "Üniversite hastanesi olarak ileri düzey sağlık hizmetlerinde üstlendiğimiz sorumluluğu güçlendirmeye ve vatandaşlarımızın yanında olmaya devam edeceğiz," dedi.

Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi bünyesinde hizmet vermeye başlayan yenilenmiş Yoğun Bakım Ünitesi'nin, başta İzmir olmak üzere Ege Bölgesi'ndeki sağlık hizmetlerinin güçlenmesine önemli katkılar sunması bekleniyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/deu-hastanesi-yogun-bakim-unitesi-yenilendi-3880.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/deu-hastanesi-yogun-bakim-unitesi-yenilendi-3880.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/deu-hastanesi-yogun-bakim-unitesi-yenilendi-3880-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/deu-hastanesi-yogun-bakim-unitesi-yenilendi-3880.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/deu-hastanesi-yogun-bakim-unitesi-yenilendi/3789/</link>
			<pubDate>Wed, 17 Jun 2026 12:52:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi Organ Naklinde Yeni Dönem]]></title>
			<description><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştirdiği temaslar kapsamında Johns Hopkins Üniversitesi Hastanesi Karaciğer Nakli Merkezi Direktörü Prof. Dr. Ahmet Gürakar’ı ziyaret etti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dünyanın önde gelen sağlık kurumları arasında gösterilen Johns Hopkins Üniversitesi’nde gerçekleştirilen görüşmede; Dokuz Eylül Üniversitesi Organ Nakli Uygulama ve Araştırma Merkezinin büyütülmesi ve uluslararası ölçekte daha güçlü bir yapıya kavuşturulmasına yönelik akademik iş birlikleri, uzmanlık eğitimi süreçleri ve ortak bilimsel çalışmalar ele alındı.

PROF. DR. AHMET GÜRAKAR DEÜ ORGAN NAKLİNE AKADEMİK DESTEK SUNACAK

Organ nakli ve hepatoloji alanında uluslararası düzeyde önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Ahmet Gürakar’ın, Dokuz Eylül Üniversitesinin organ nakli alanındaki mevcut birikiminin daha ileri taşınmasına yönelik süreçlerde akademik rehberlik desteği sunması konusunda değerlendirmelerde bulunuldu.

Görüşmede ayrıca; Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesinde görev yapan araştırmacıların, uzmanlık öğrencilerinin ve genç hekimlerin Johns Hopkins Üniversitesi’nde eğitim ve akademik çalışma yürütmelerine yönelik planlamalar da ele alındı.

Rektör Prof. Dr. Bayram Yılmaz’ın destekleriyle, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Nilay Danış’ın geçtiğimiz yıl Johns Hopkins Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Gürakar’ın ekibinde bir yıl süreyle fellow olarak görev yapması, iki kurum arasındaki akademik iş birliğinin somut örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.

“ORGAN NAKLİNDE ULUSLARARASI GÜCÜMÜZÜ ARTIRACAĞIZ”

Rektör Prof. Dr. Bayram Yılmaz, sağlık alanında dünyanın saygın merkezlerinde görev yapan Türk bilim insanlarıyla kurulan akademik ilişkilerin büyük önem taşıdığını belirterek, uluslararası bilgi ve deneyim paylaşımının Türkiye’deki bilimsel kapasitenin gelişimine önemli katkılar sunduğunu ifade etti.

Dokuz Eylül Üniversitesinin özellikle sağlık bilimleri alanında nitelikli insan kaynağı yetiştirmeye, uluslararası akademik ağları güçlendirmeye ve bilimsel üretim kapasitesini artırmaya yönelik çalışmalarını kararlılıkla sürdürdüğünü kaydeden Rektör Yılmaz, Organ Nakli Uygulama ve Araştırma Merkezini daha güçlü bir yapıya kavuşturmayı hedeflediklerini belirtti.

Bu kapsamda yürütülen uluslararası akademik temasların yalnızca bilimsel iş birlikleri açısından değil, Türkiye’de organ nakli alanındaki sağlık hizmetlerinin gelişimi açısından da önemli katkılar sunacağını ifade eden Rektör Yılmaz, dünyanın saygın merkezlerinde görev yapan Türk bilim insanlarıyla kurulan bağların stratejik değer taşıdığını vurguladı.

Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesinde görev yapan Prof. Dr. Ahmet Gürakar; karaciğer nakli, hepatoloji, viral hepatitler ve ileri karaciğer hastalıkları alanlarında yürüttüğü çalışmalarla uluslararası düzeyde tanınan bilim insanları arasında yer alıyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/dokuz-eylul-universitesi-organ-naklinde-yeni-donem-2266.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/dokuz-eylul-universitesi-organ-naklinde-yeni-donem-2266.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/dokuz-eylul-universitesi-organ-naklinde-yeni-donem-2266-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/dokuz-eylul-universitesi-organ-naklinde-yeni-donem-2266.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/dokuz-eylul-universitesi-organ-naklinde-yeni-donem/3774/</link>
			<pubDate>Sun, 14 Jun 2026 18:36:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Akciğer Kanserinde Erken Teşhis ve Tedavinin Geleceği Konuşuldu]]></title>
			<description><![CDATA[Ege Üniversitesi, düzenlenen toplantıda, tıp dünyasındaki son teknolojik gelişmeleri, yeni tedavi yöntemlerini ve akciğer kanseriyle mücadeledeki güncel yol haritasını masaya yatırdı. Toplantıda konuşan Prof. Dr. Tuncay Göksel, Bu mücadeledeki en büyük devrimimiz ise yapay zekâ (AI) teknolojisidir. BT görüntülerindeki nodül hacimlerini hassasça ölçerek taramaların duyarlılığını yüzde 90’ın üzerine çıkaran yapay zekâ, hata payını minimize ediyor." ifadelerini kullandı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sağlık alanındaki öncü rolünü sürdüren Ege Üniversitesi (EÜ), akciğer kanseriyle mücadelede kritik bir bilimsel buluşmayı gerçekleştirdi. Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezi ile Solunum Araştırmaları Merkezi (EGESAM) ortaklığında, Tıp Fakültesi bünyesinde gerçekleştirilen etkinlik, "2026’da Ulusal Akciğer Kanseri Kongresinde Neler Konuştuk?" başlığıyla düzenlendi. Sektörün önde gelen uzmanları; kongre sürecinde öne çıkan bilimsel çalışmaları, en son klinik verileri ve hasta odaklı yaklaşım modellerini kapsamlı bir şekilde değerlendirerek hastalığın geleceğine yönelik önemli projeksiyonlar sundular.

Toplantıda konuşan EÜ Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tuncay Göksel ile Kanserle Savaş Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Fatma Sert, etkinliğin akciğer kanseri farkındalığı ve akademik bilgi paylaşımı açısından taşıdığı kritik öneme değindi.

Programın ana hedeflerine yönelik açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Fatma Sert, “Bu yıl akciğer kanseri alanında devrim niteliğinde gelişmeler yaşandı. Çeşitli imkânsızlıklar veya sponsorluk sıkıntıları nedeniyle ulusal kongreye katılamayan asistanlarımız ve genç hekimlerimiz için bu multidisipliner zirveyi organize ettik. Program kapsamında güncel tarama yöntemlerinden evrelemeye, sigara bıraktırma çalışmalarından bölgemizde sık görülen mezotelyoma ve küçük hücreli akciğer kanserine kadar tüm kritik başlıkları genel hatlarıyla ele alıyoruz” dedi.

Etkinliğin ilk bölümünde özellikle akciğer kanseri taramalarında klasik yaklaşımlardan yeni yöntemlere geçiş süreci tartışıldı. Prof. Dr. Deniz Nart ve Prof. Dr. Serdar Özkök’ün moderatörlüğünde gerçekleştirilen oturumda, Prof. Dr. Tuncay Göksel akciğer kanseri taramasındaki teknolojik dönüşümü aktardı.

“En büyük devrimimiz yapay zekâ teknolojisidir”

Sunumunda akciğer kanseri ile mücadelede erken tanının hayati öneminden bahseden Prof. Dr. Tuncay Göksel, “Akciğer kanseri, tüm vakaların yüzde 12'sini oluşturmasına rağmen kanser ölümlerinin yüzde 18'inden sorumlu olan en ölümcül kanser türüdür. En büyük hedefimiz, tütünün her türlüsüyle mücadele edip erken teşhisi artırarak ölüm oranlarını düşürmektir. Maalesef ülkemizde hastaların yüzde 54'ü ancak dördüncü evrede yakalanabiliyor ve cerrahiye uygun erken evre oranı sadece yüzde 18'de kalıyor. Oysa riskli bireylerde yılda bir yapılan düşük doz bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları, ölüm oranlarını yüzde 33'e varan oranda azaltıyor. Bu mücadeledeki en büyük devrimimiz ise yapay zekâ (AI) teknolojisidir. BT görüntülerindeki nodül hacimlerini hassasça ölçerek taramaların duyarlılığını yüzde 90’ın üzerine çıkaran yapay zekâ, hata payını minimize ediyor ve geleceğin tarama programlarında vazgeçilmez bir rol oynuyor” diye konuştu.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi İzmir Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Esra Korkmaz Kıraklı tarafından sunulan “9. TNM Evrelemesi: Neler Değişti?” başlıklı sunumunda 9. evreleme sürecinde ilk kez yapay zekânın kullanılmaya başlandığını ve moleküler veri tabanı oluşturulması yönünde adımlar atılarak şu an 113 noktada moleküler veri bilgisine ulaşıldığını belirtti. Doç. Dr. Kıraklı, gelecekte dolaşımdaki DNA, minimal rezidüel hastalık verileri ve yapay zekâ destekli karar araçlarının entegrasyonuyla tamamen kişiselleştirilmiş, biyolojik bir evreleme modeline geçileceğini ve bu verilerin yeni bilimsel çalışmalar için çok kapsamlı bir veri seti sağlayacağını vurguladı.

Evre I Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) yönetiminde tanısal yöntemlerin geldiği nokta EÜ Tıp Fakültesi Pediyatrik Radyoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Savaş tarafından aktarılırken, Küçük Hücreli Akciğer Kanseri (KHAK) tedavisinde radyoterapi (RT) alanındaki yenilikler Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Deniz Yalman tarafından katılımcılarla paylaşıldı. Plevral Mezotelyoma tanı ve tedavisindeki güncel standartlar ve RT’deki inovatif yaklaşımlar ise Doç. Dr. Fatma Sert’in sunumuyla detaylandırıldı.

Programın dikkat çekici başlıklarından biri ise teknoloji ve tıbbın birleştiği nokta olan yapay zeka uygulamaları oldu. Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Deniz Nart tarafından gerçekleştirilen “Akciğer Kanserinde Gelecekte Yapay Zeka: Patoloji” başlıklı sunumda, dijital patolojinin ve derin öğrenme algoritmalarının tanı süreçlerini nasıl hızlandıracağı ve hata payını nasıl minimize edeceği üzerine vizyoner bir bakış açısı sunuldu. Güncel tedavilerde port kullanımının yeri ve önemi ise Doç. Dr. Fatma Sert’in sunumuyla ele alınarak, hasta konforu ve tedavi etkinliği arasındaki ilişki vurgulandı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/akciger-kanserinde-erken-teshis-ve-tedavinin-gelecegi-konusuldu-6922.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/akciger-kanserinde-erken-teshis-ve-tedavinin-gelecegi-konusuldu-6922.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/akciger-kanserinde-erken-teshis-ve-tedavinin-gelecegi-konusuldu-6922-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/06/akciger-kanserinde-erken-teshis-ve-tedavinin-gelecegi-konusuldu-6922.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/akciger-kanserinde-erken-teshis-ve-tedavinin-gelecegi-konusuldu/3722/</link>
			<pubDate>Thu, 04 Jun 2026 14:24:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuk ve Gençlerde 'Telefon Boynu Sendromu' Riski]]></title>
			<description><![CDATA[Günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelen akıllı telefonlar, fark edilmeden omurga sağlığını tehdit eden yeni bir risk alanı oluşturuyor. Uzun süre başın öne eğilerek ekranlara bakılması, boyun bölgesine binen yükü katlayarak artırırken zamanla kas, bağ ve disk yapılarında kalıcı hasarlara yol açabiliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaz tatiliyle birlikte çocuk ve gençlerin ekran başında geçirdiği sürenin artması, “telefon boynu sendromu” riskini daha da görünür hale getiriyor. Medicana Sağlık Grubu Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Seyhan Orak, özellikle çocukluk çağında başlayan bu alışkanlığın ilerleyen yıllarda boyun fıtığı ve sinir sıkışmasına kadar uzanabilen ciddi sorunlara zemin hazırlayabileceğini vurgulayarak, “Yaz döneminde ekran süresinin sınırlandırılması ve doğru duruş alışkanlıklarının kazandırılması hayati önem taşımaktadır” dedi. 

Günümüzde akıllı telefon, tablet ve benzeri dijital cihazların kullanımının artmasıyla birlikte, omurga sağlığını doğrudan etkileyen yeni bir tabloyla daha sık karşılaşılmaya başlandı: Telefon boynu sendromu. Tıbbi adıyla ‘text neck’ olarak tanımlanan bu durum, başın uzun süre öne eğik pozisyonda tutulmasına bağlı olarak servikal omurgaya binen yükün artmasıyla gelişen bir postür bozukluğu. Medicana International İzmir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Seyhan Orak, “Normal şartlarda insan başının ağırlığı yaklaşık 4–5 kilogramdır. Ancak baş öne doğru eğildikçe, omurgaya binen yük katlanarak artar. Örneğin 15 derecelik bir eğimde bu yük yaklaşık 12 kilograma çıkarken, 60 derecelik bir eğimde 25–30 kilograma kadar ulaşabilir. Bu durum kısa vadede kas yorgunluğuna neden olsa da uzun vadede kas, bağ ve disk yapılarında mikroskobik hasarlara yol açarak daha ciddi sorunların temelini oluşturur” dedi.

"Yaş aralığı giderek düşüyor"

Telefon boynu sendromunun en sık 12–35 yaş aralığında görüldüğünü ifade eden Op. Dr. Seyhan Orak, son yıllarda bu durumun çok daha küçük yaş gruplarına indiğine dikkat çekti. Özellikle 8–10 yaş grubundaki çocuklarda belirgin artışın gözlemlendiğini söyleyen Op. Dr. Seyhan Orak, şöyle konuştu: “Bu durum, teknolojik cihazların kullanım yaşının düşmesiyle doğrudan ilişkilidir ve erken dönemde başlayan postür bozukluklarının ilerleyen yıllarda kalıcı hale gelme riskini artırmaktadır. Uzun süreli yanlış duruş, yalnızca geçici bir rahatsızlık oluşturmakla kalmaz; zamanla omurganın doğal yapısını da bozabilir. Boyun bölgesinde normalde bulunması gereken servikal lordoz dediğimiz doğal eğrilik düzleşebilir, hatta bazı durumlarda tersine dönebilir. Buna ek olarak kas dengesizliği gelişebilir. Ön taraftaki kaslar kısalırken, arka taraftaki kaslar zayıflayabilir. Bu dengesizlik, omurganın destek mekanizmasını bozar. Diskler üzerinde asimetrik basınç oluşur ve bu durum zamanla disk dejenerasyonuna, faset eklem zorlanmalarına ve miyofasiyal ağrı sendromuna zemin hazırlar.”

"Belirtiler göz ardı edilmemeli"

Telefon boynu sendromunun ilerleyen süreçte daha ciddi nörolojik problemlere yol açabileceğini kaydeden Op. Dr. Seyhan Orak, “Uzun vadede boyun fıtığı gelişimi ve omurilik kanalında daralma görülebilir. Bu durum sinir köklerinin baskı altında kalmasına neden olur. Sinir sıkışmaları, yalnızca ağrı ile sınırlı kalmayıp uyuşma, karıncalanma ve güç kaybı gibi bulgularla da kendini gösterebilir. İleri vakalarda cerrahi müdahale gerektiren tablolar ortaya çıkabilir. Hastalığın en sık görülen belirtisi boyun ağrısıdır. Buna omuz ve sırt bölgesine yayılan ağrılar eşlik edebilir” dedi. Op. Dr. Seyhan Orak, özellikle ense kökenli baş ağrılarına dikkat edilmesi gerektiğini belirterek, “Bunun yanı sıra boyunda sertlik, uzun süreli kullanım sonrasında artan yorgunluk hissi sık görülmektedir. İlerleyen aşamalarda baş dönmesi, kollarda, sırtta ve göğüs bölgesinde karıncalanma ve uyuşma gibi nörolojik bulgular da ortaya çıkabilir. Bu belirtiler, durumun yalnızca kas kaynaklı olmadığını ve sinir yapılarının da etkilenmeye başladığını gösterebilir” diye konuştu. Önlem alınmadığında telefon boynu sendromunun zamanla kronikleşebildiğini söyleyen Op. Dr. Seyhan Orak, “Bu durumda servikal disk hernisi, yani boyun fıtığı gelişebilir. Kronik postür bozukluğu kalıcı hale gelebilir ve servikal spondiloz gibi dejeneratif omurga hastalıkları ortaya çıkabilir. Sinir kökü basıları daha belirgin hale gelebilir. Nadir de olsa ileri olgularda denge problemleri ve ince motor becerilerde kayıplar gibi daha ciddi nörolojik sorunlarla karşılaşmak mümkündür” dedi.

"Kullanım süresi sınırlandırılmalı"

“Telefon kullanımı için tamamen zararsız kabul edilebilecek kesin bir süre yoktur. Ancak uzun süre kesintisiz kullanım risk oluşturmaktadır” diyen Op. Dr. Seyhan Orak, şu ifadeleri kullandı: “Özellikle 20-20-20 kuralı bu noktada önemlidir. Her 20 dakikalık kullanım sonrası en az 20 saniyelik mola verilmesi önerilir. Günlük kullanım süresi yetişkinlerde mümkünse 2–3 saat ile sınırlandırılmalıdır. Çocuklarda ise bu süre yaşa bağlı olarak daha düşük tutulmalı, ideal olarak 1–2 saat aralığını geçmemelidir. Telefon kullanımında en kritik noktalardan biri doğru duruştur. Cihazın göz hizasında tutulması gerekir. Başın öne eğilmesi, omurgaya binen yükü belirgin şekilde artırmaktadır. Dirseklerin desteklenmesi, sırtın dik tutulması ve mümkünse bir yüzey tarafından desteklenmesi önemlidir. Bunun yanında uzun süre aynı pozisyonda kalmaktan kaçınılmalı, düzenli aralıklarla hareket edilmelidir. Basit gibi görünen bu önlemler, uzun vadede omurga sağlığını korumada oldukça etkilidir. En önemli noktalardan biri de ailelerin rol model olmasıdır. Çocuklar, ebeveynlerin davranışlarını taklit eder. Bu nedenle sağlıklı teknoloji kullanım alışkanlıklarının önce yetişkinler tarafından benimsenmesi gerekmektedir.”

"Erken dönemde geri dönüş mümkün"

Op. Dr. Seyhan Orak, sözlerini şöyle tamamladı: “Telefon boynu sendromu erken dönemde fark edildiğinde büyük ölçüde geri döndürülebilir bir durumdur. Bu süreçte en önemli yaklaşım postür eğitimi ve egzersizdir. Özellikle servikal ekstansör kasları güçlendiren egzersizler ve skapular stabilizasyon çalışmaları önerilir. Fizik tedavi uygulamaları da tedavi sürecine katkı sağlar. Daha ileri vakalarda ilaç tedavisi gerekebilir. Nadir durumlarda ise cerrahi müdahale gündeme gelebilir."
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/cocuk-ve-genclerde-telefon-boynu-sendromu-riski-4796.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/cocuk-ve-genclerde-telefon-boynu-sendromu-riski-4796.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/cocuk-ve-genclerde-telefon-boynu-sendromu-riski-4796-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/cocuk-ve-genclerde-telefon-boynu-sendromu-riski-4796.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/cocuk-ve-genclerde-telefon-boynu-sendromu-riski/3634/</link>
			<pubDate>Mon, 18 May 2026 14:37:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA['Bel Ağrısını Fıtığa Bağlayıp Teşhiste Geç Kalmayın' Uyarısı]]></title>
			<description><![CDATA[Belde oluşan ağrı genellikle fıtık olarak değerlendirilebilir. Ancak her bel ağrısını sadece ‘fıtık’ veya ‘yorgunluk’ sanmak, bazı önemli hastalıkların teşhisinde geç kalınmasına neden olabiliyor. Bel ağrılarını ciddiye almak gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Ömer Faruk Şendur, özellikle istirahat halindeyken artan ve gece uykudan uyandıran ağrıların; iltihaplı romatizmadan kanser metastazına kadar pek çok ciddi hastalığın habercisi olabileceğini açıkladı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Günlük yaşamda çoğu kişiden duyduğumuz bel ağrısı şikayeti, genellikle ‘ağır kaldırdım’ ya da ‘fıtığım azdı’ denilerek geçiştiriliyor. Ancak tıp dünyası, bel ağrısının bir hastalık değil, vücudun verdiği bir semptom olduğunun altını çiziyor. Yaklaşık 50 farklı nedene dayanan bu ağrılar, basit bir kas tutulmasından ibaret olabileceği gibi; prostat, meme veya kolon kanserinin ilk belirtisi olarak da karşımıza çıkabiliyor. Bel ağrılarına ciddiyetle yaklaşılması gerektiğinin altını çizen Medicana International İzmir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ömer Faruk Şendur, “Bel ağrılarının spektrumu oldukça geniştir. Yaklaşık 40–50 farklı tanıdan söz edilebilir. Bu tanılar arasında çok hafif seyreden durumlar olduğu gibi, oldukça ciddi hastalıklar da bel ağrısına neden olabilir. Bel ağrısı bir hastalık değil, bir semptomdur. Basit bir kas incinmesi bel ağrısına yol açabileceği gibi, prostat kanserinin bele yansıması da ağrı şeklinde kendini gösterebilir. Bu nedenle bel ağrısı şikâyetiyle başvuran hastalarda dikkatli ve özenli bir muayene yapılması, gerekirse radyolojik görüntülemeye başvurulması son derece önemlidir. Çünkü basit gibi görünen bir bel ağrısı, bazı durumlarda meme veya kolon kanseri gibi ciddi hastalıkların belirtisi olabilir. Öte yandan, kötü bir yatakta yatmak gibi basit nedenler de bel ağrısına yol açabilir” ifadelerini kullandı.

"Erken tanı alınmazsa sakatlığa neden olabilir"

Bel ağrısı semptomuyla kendini gösteren iltihaplı romatizmal hastalıklara dikkat çeken Prof. Dr. Ömer Faruk Şendur, sözlerini şöyle sürdürdü: “Özellikle genç erkeklerde görülen bu hastalıklar fark edilmez, tanı konulmaz ve tedavi edilmezse ömür boyu sakatlığa yol açabilecek kadar ciddi sonuçlar doğurabilir. Ankilozan spondilit, iltihaplı romatizma türlerinden biridir ve erken tanı konulmadığında ciddi sakatlıklara neden olabilir. Bu nedenle bel ağrıları mutlaka dikkatle değerlendirilmelidir. Öte yandan bel fıtığı, omurgalar arasında yer alan disklerle ilişkilidir. Bu diskler, omurganın sağlıklı hareket etmesini sağlayan, bir aracın amortisörleri gibi görev yapan yapılardır. Disklerin zamanla aşınması ve fıtıklaşması sonucu, omurilikten çıkan sinirler sıkışabilir ve bu da fıtığa yol açar. Ancak bu durum kas ağrısıyla karıştırılabilir. Kas kaynaklı bel ağrısı genellikle kalça veya bacağa yayılmaz. Oysa fıtıkta, sinire baskı olduğu için ağrı belden başlayarak topuğa kadar inebilir. Bu iki durum dikkatli bir muayene ile kolaylıkla ayırt edilebilir.”

"Devam eden ağrılarda ileri tetkik şart"

Prof. Dr. Ömer Faruk Şendur, Belden bacağa kadar yayılan ve sinir boyunca hissedilen ağrılarda mutlaka görüntüleme yapılması gerektiğini söyledi, “Böylece hangi sinirin, hangi tarafta ve ne ölçüde baskı altında olduğu belirlenerek doğru tedavi planlanabilir” dedi. Bel ağrılarının önem derecesinin belirlenmesinde hastayla yapılan anamnezin çok kıymetli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Ömer Faruk Şendur, “Örneğin, hastanın ağrısı yürürken veya otururken ortaya çıkıyor ancak yatarken geçiyorsa, bu durum genellikle dejeneratif nedenlere işaret eder. Buna karşılık, gece ortaya çıkan ya da istirahat sırasında devam eden ağrılar; iltihaplı romatizma veya kanser gibi daha ciddi durumları düşündürmelidir. Bu nedenle hastalara yöneltilen en kritik sorulardan biri, ağrının gece veya istirahat halinde olup olmadığıdır. Bu tür durumlarda mutlaka ileri tetkik yapılmalıdır. Cerrahi gerekliliği ise belirli kriterlere göre değerlendirilir. Tüm konservatif yöntemler (ilaç tedavisi, fizik tedavi, enjeksiyonlar, istirahat vb.) uygulanmasına rağmen ağrı devam ediyorsa, bu önemli bir cerrahi nedenidir. Ayrıca nörolojik bozuklukların ortaya çıkması, örneğin ayakta kuvvet kaybı gelişmesi ya da duyu kaybının devam etmesi ve ilerlemesi durumunda hasta cerrahiye yönlendirilir” diye konuştu.

"Tedavi yaklaşımı hastalığa göre değişir"

Omurgayı nasıl korumak gerektiğini ve bel ağrılarının nasıl tedavi edildiğine ilişkin konuşan Prof. Dr. Ömer Faruk Şendur, şöyle konuştu: “Omurga, vücudun yükünü taşıyan bir binanın ana kolonu gibidir. Ayakta dururken vücut ağırlığı bacaklar aracılığıyla aşağıya iletilir. Ancak otururken bu yük doğrudan omurga ve kuyruk sokumuna biner. Bu nedenle bel fıtığı olan hastalara uzun süre oturmamaları önerilir. Tedavi yaklaşımı hastalığa göre değişir. Örneğin, bel fıtığında ilk birkaç gün egzersiz önerilmez; öncelikle ağrının azaltılması ve kasların gevşetilmesi hedeflenir. Ağrı azaldıktan ve ödem geriledikten sonra, omurganın stabilitesini sağlamak için özel egzersizler uygulanır. Bu egzersizlerle karın, kalça ve bel kaslarının güçlendirilmesi amaçlanır. Ancak iltihaplı romatizmal hastalıklarda veya kanser metastazı bulunan durumlarda egzersiz ağrıyı artırabilir. Bu nedenle hasta egzersiz sırasında ağrısının arttığını ifade ediyorsa, durum dikkatle değerlendirilmelidir.” Prof. Dr. Ömer Faruk Şendur, hastaların uzun süre oturması ya da uzun süre ayakta kalması gibi durumların bel ağrısına neden olabileceğini hatırlatarak, dengeli egzersiz ve dengeli aktivitenin önemine dikkat çekti.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/bel-agrisini-fitiga-baglayip-teshiste-gec-kalmayin-uyarisi-1054.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/bel-agrisini-fitiga-baglayip-teshiste-gec-kalmayin-uyarisi-1054.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/bel-agrisini-fitiga-baglayip-teshiste-gec-kalmayin-uyarisi-1054-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/bel-agrisini-fitiga-baglayip-teshiste-gec-kalmayin-uyarisi-1054.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/bel-agrisini-fitiga-baglayip-teshiste-gec-kalmayin-uyarisi/3587/</link>
			<pubDate>Sun, 10 May 2026 18:25:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA["Sedef Hastalığı Kalbinizi Tehdit Edebilir"]]></title>
			<description><![CDATA[Halk arasında sadece bir ‘cilt döküntüsü’ olarak bilinen sedef hastalığı (psoriasis), aslında bağışıklık sisteminden kalp sağlığına kadar tüm vücudu etkileyebilen kronik bir süreci kapsıyor. Sedef hastalığının bulaşıcı olmadığını belirten Medicana Sağlık Grubu Dermatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Neslihan Şendur, hastalığın tedavi edilmediğinde eklemlerde kalıcı hasara yol açabileceğini, kalp damar hastalıklarına zemin hazırlayabileceğini belirterek uyardı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Deri üzerinde gümüş renkli, parlak pullanmalarla kendini gösteren ve adını bu görüntüsünden alan sedef hastalığı (psoriasis), dünya genelinde milyonlarca kişinin yaşam kalitesini etkiliyor. Medicana International İzmir Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Neslihan Şendur, sedefin sadece estetik bir kaygı değil, vücudun içten dışa verdiği kronik bir ‘enflamasyon’ sinyali olarak kabul edildiğini belirtti. Prof. Dr. Neslihan Şendur, deri, saçlı deri ve tırnakları etkileyen bu hastalığın doğumdan itibaren her yaşta görülebileceğini ancak genellikle genç erişkinlik döneminde başladığını ifade etti. Sedef hastalığının nedeninin tam olarak bilinmediğini ancak genetik faktörlerin önemli rol oynadığını vurgulayan Prof. Dr. Neslihan Şendur, "Hastalığın genetik temelini inceleyen çalışmalar, oluşumunda tek bir genin değil, birden çok sayıda genin rolü olduğunu göstermektedir. Ortaya çıkışında veya alevlenmesinde fiziksel, kimyasal ve ruhsal travmalar, çeşitli enfeksiyonlar, stres, bazı ilaçlar, güneş ışığı ve iklim değişiklikleri gibi birçok faktör tetikleyici olmaktadır. Ayrıca son yıllarda obezite, diyabet, hipertansiyon ve koroner kalp hastalığı gibi sistemik sorunlar da bu sürece eşlik eden önemli faktörler arasına eklenmiştir" dedi.

"Hastalığın tetikleyicisi stres"

Sedef hastalığının bulaşıcı olmadığını ve de hastalığın belirli bir gen ile aktarılmadığı için genetik hastalıklar arasında da yer almadığını vurgulayan Prof. Dr. Neslihan Şendur, hastalık en önemli tetikleyicisinin stres olduğunu belirtti. Prof. Dr. Neslihan Şendur, “Stres sedef hastalığını başlatan ve artıran önemli bir faktördür. Araştırmalar duygusal faktörlerin sedef hastalığının oluşumunda, hastalığın şiddetlenmesinde çok önemli bir etken olduğunu göstermektedir. Beslenme, hastalar tarafından çok üzerinde durulan ve sorulan bir durum. Akdeniz tipi beslenme, Omega-3 yağ asitleri, taze sebze ve meyve önerilen gıdalardır. Hastalığın seyri ve özellikleri nedeni ile eşlik eden insülin direnci, hipertansiyon, obezite, kalp-damar hastalıklarının kontrolü açısından da şeker, karbonhidrat, alkol, sigara, işlenmiş gıdalar ve benzerlerinden korunmak gerekir. Düzenli egzersiz ve Akdeniz diyeti ile beslenme tedavileri destekler ve eşlik edebilecek hastalıkları kontrol eder” açıklamasını yaptı.

"Sedef için tek bir reçete mümkün değil"

Sedef hastalığının tedavisinde tek bir reçetenin mümkün olmadığını ifade eden Prof. Dr. Neslihan Şendur, sözlerine şöyle devam etti: “Sedef hastalığında standart bir tedavi yoktur. Seçilen tedaviler hastaların yaşına, hastalığın tipine, yaygınlığına, daha önce aldığı tedavilere ve eşlik eden hastalıklarına bağlı olarak değişir. Tedavi belirlenmeden önce hastanın çalışma düzeninden ekonomik durumuna kadar birçok parametre gözden geçirilir. Özellikle uzun süreli ve yaygın hastalığı olan, yaşam kalitesi bozulan ve diğer tedavilere yanıt vermeyen hastalarda biyolojik tedaviler büyük önem kazanmıştır. Ayrıca topikal ilaçlara yanıt vermeyen veya sistemik tedavi alamayan hastalarda, özellikle çocuklarda fototerapi (ışık tedavisi) hala güncelliğini koruyan başarılı bir yöntemdir. Sedef, sadece bir deri hastalığı değildir; tedavi edilmediğinde kalp ve damar hastalıkları, diyabet ve metabolik sendrom riskini artırır. Ayrıca hastaların yüzde 5-30’unda gelişebilen psoriatik artrit (sedef romatizması), eklemlerde kalıcı ve dejeneratif hasarlar bırakabilir. Bu nedenle erken tanı hayati önem taşır."

İzmir gibi bölgelerin iklimsel avantajına da değinen Şendur, “Sedef hastalığı, iklim değişikliklerinden etkilenen bir hastalık. İzmir gibi nemli ve güneşli iklim özellikleri hastalar için yararlı olacaktır. Güneşin ve sedanter yani stressiz, sakin yaşamın tedaviye olumlu etkileri vardır” dedi.

"Doktorun önerdiği ürünler kullanılmalı"

Sedef hastalığının uygun tedavi ile iyileştirilebileceğini ancak tedavi kesildiğinde hastalığın herhangi bir nedenle yeniden başlayabileceğini belirten Prof. Dr. Neslihan Şendur, hastalığın tedavi yöntemleri ve yeni gelişmelerle ilgili bilgi verdi. Prof. Dr. Neslihan Şendur, “Hastalığın ortaya çıkış nedenleri ve gelişim mekanizmasına uygun hedef tedaviler geliştirilmeye devam ediliyor. En önemli konu hastalığın kontrolü ile remisyonun sağlanabileceği konusunda kişilerin eğitilmesi, risk faktörleri konusunda uyarılmasıdır. Bazen hastalığın spontan iyileşebilmesinin yanı sıra hastalığın tekrarlayıcı olduğu ve hayat boyu süreceği konusunun vurgulanması da hastaların tedaviden beklentileri konusunda önemlidir” diye konuştu. Bitkisel çözümlerin hekime danışılmadan uygulanmasının hastalık sürecine olumsuz yansıyabileceğinin altını çizen Prof. Dr. Neslihan Şendur, hastaların özellikle banyoda deri bütünlüğünü bozacak uygulamalardan kaçınması gerektiğini ve dermatoloji uzmanlarının önerdiği krem, nemlendirici gibi bakım ürünlerini kullanmaları gerektiğini söyledi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/sedef-hastaligi-kalbinizi-tehdit-edebilir-5412.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/sedef-hastaligi-kalbinizi-tehdit-edebilir-5412.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/sedef-hastaligi-kalbinizi-tehdit-edebilir-5412-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/sedef-hastaligi-kalbinizi-tehdit-edebilir-5412.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/sedef-hastaligi-kalbinizi-tehdit-edebilir/3573/</link>
			<pubDate>Thu, 07 May 2026 19:26:45 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Unutkanlık Normal mi Yoksa Hastalık Habercisi mi?]]></title>
			<description><![CDATA[Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, unutkanlığın ne zaman normal sınırlar içinde kaldığını, ne zaman bir hastalığın habercisi olabileceğini anlatarak, “Aradaki fark bilginin kaybolup kaybolmaması” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Unutkanlık, gündelik hayatın çoğu zaman sıradan bir parçası olarak görülüyor. Anahtarın yerini hatırlayamamak, bir ismi anlık olarak unutmak ya da bir odaya neden girildiğini kısa süreliğine kaybetmek… Tüm bunlar çoğu kişi için tanıdık durumlar. Ancak bu tablo her zaman masum olmayabilir.

Bir çok insanın çok da üstünde durmadığı unutkanlık, bazen beynin verdiği önemli bir uyarı sinyali olabilir. Özellikle tekrar eden ve yaşam kalitesini etkilemeye başlayan unutkanlıkların “yaşla gelen doğal bir durum” olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çeken Medicana International İzmir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, normal ve hastalığa bağlı unutkanlık arasındaki farkı şöyle açıkladı: “Unutmak, hepimizin hayatının bir parçası. Anahtarımızı nereye koyduğumuzu unutabiliriz, bir ismi hatırlamakta zorlanabiliriz ya da mutfağa neden girdiğimizi birkaç saniyeliğine hatırlamayabiliriz. Bunların çoğu aslında normaldir. Normal unutkanlıkta bilgi kaybolmaz, sadece ulaşmak gecikebilir. Bir süre sonra hatırlanır. Ama hastalığa bağlı unutkanlıkta bilgi gerçekten kaybolur. Yani kişi aynı soruyu tekrar tekrar sorar, aynı olayı yeniden yaşar gibi anlatır ve bunun farkında olmaz. İşte bu noktada unutkanlık artık bir ‘durum’ değil, bir ‘işaret’ haline gelir.”

"Günlük yaşamı olumsuz etkileyebilir"

Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Özellikle günlük yaşamı etkilemeye başlayan unutkanlıklar bizim için alarmdır. Kişinin tanıdık bir yerde yolunu kaybetmesi, para işlerini karıştırması, yemek yaparken aşamaları unutması ya da kelime bulmakta belirgin zorlanması… Bunlar ‘yaş aldım normaldir’ diye geçiştirilecek şeyler değildir” diye konuştu. Unutkanlığın en bilinen nedenlerinden biri olan Alzheimer hastalığının genellikle sinsi başladığını ifade eden Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “En erken dönemde hastalar yeni bilgileri öğrenmekte zorlanır. Aynı soruları tekrar eder, randevularını unutur, eşyalarını alışılmadık yerlere koyar. Ama burada önemli bir detay var; Alzheimer sadece unutkanlık değildir. Bir süre sonra kişi yönünü bulmakta zorlanır, karar vermede güçlük yaşar ve günlük hayatın organizasyonu bozulmaya başlar.”

"Gençlerde unutkanlığın nedenleri"

Her unutkanlığın ciddi bir nörolojik hastalık anlamına gelmediğini vurgulayan Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, özellikle gençlerde farklı nedenlerin ön planda olduğuna dikkat çekti. Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Özellikle genç yaşta görülen unutkanlıkların büyük bir kısmı aslında beyin hastalığı değildir. Uyku eksikliği, yoğun stres, anksiyete, depresyon ve sürekli maruz kaldığımız dijital bilgi yükü… Bunların hepsi dikkat sistemimizi bozar. Ve şunu unutmamak gerekir: Hafıza, dikkat olmadan çalışmaz. Ben bu durumu şöyle özetliyorum: Sorun bazen hafızada değil, dikkatin kendisindedir. Stresin hafıza üzerindeki etkisi ise düşündüğümüzden çok daha güçlü. Beynimiz stres altındayken öğrenmeye değil, hayatta kalmaya odaklanır. Bu nedenle bilgi kaydı zayıflar, dikkat dağılır ve kişi kendini ‘çok unutkanım’ diye tarif etmeye başlar. Aslında beyin o anda farklı bir önceliklendirme yapıyordur” ifadelerini kullandı.

"Erken tanı hastalığın seyrini değiştirebilir"

Unutkanlığın ilerleyici bir hal alması durumunda vakit kaybetmeden değerlendirme yapılması gerektiğini belirten Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, şu uyarılarda bulundu: “Eğer unutkanlık giderek artıyorsa, günlük yaşamı etkiliyorsa, yakınlarınız bu durumu fark ediyorsa ya da buna davranış değişiklikleri eşlik ediyorsa, zaman kaybetmemek gerekir. Çünkü erken değerlendirme, sadece tanı koymak için değil, süreci doğru yönetmek için de kritik öneme sahiptir. Tanı süreci de çoğu zaman sanıldığı gibi tek bir testten ibaret değildir. Bu bir bulmacaya benzer. Hastanın öyküsü, yakınlarının gözlemleri, bilişsel testler, kan tetkikleri ve beyin görüntülemeleri bir araya getirilir. Gerektiğinde daha ileri biyobelirteçler de kullanılabilir. Ama en önemli veri çoğu zaman hastanın hayat hikayesidir.”

Erken tanının, hastalığın seyrini yönetmede büyük avantaj sağladığını ifade eden Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Erken tanının önemi tam da burada ortaya çıkar. Çünkü biz hastalığı her zaman ortadan kaldıramayabiliriz, ama süreci yönetebiliriz. Erken tanı ile hastanın bağımsızlığı daha uzun süre korunabilir, uygun tedaviler zamanında başlanabilir ve aile bu sürece hazırlıklı hale gelir.” dedi.

"Beyin sağlığı için yaşam tarzı belirleyici olabilir"

Hafızayı korumada yaşam tarzının belirleyici olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, şu önerilerde bulundu: “Beyin kullanılınca gelişir. Düzenli egzersiz, kaliteli uyku, sosyal etkileşim, yeni şeyler öğrenmek, okumak, üretmek… Bunların hepsi beynin sağlıklı kalmasını destekler. Bunun yanında tansiyon, şeker ve genel sağlık kontrolü de en az zihinsel aktiviteler kadar önemlidir.” Unutkanlığın nedenine göre geri dönüşünün mümkün olabileceğini belirten Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, sözlerini şöyle tamamladı: “Eğer altta yatan neden depresyon, vitamin eksikliği ya da uyku bozukluğu ise unutkanlık gerileyebilir. Ama Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklarda tamamen geri dönüş mümkün değildir. Ancak bu, hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmez. Doğru tedavi ve doğru yaklaşım ile süreci yavaşlatmak ve yaşam kalitesini artırmak mümkündür. Unutmak değil, unutmayı fark etmemek tehlikelidir. Çünkü beyin bize sinyaller verir. Önemli olan, o sinyalleri zamanında duyabilmektir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/unutkanlik-normal-mi-yoksa-bir-hastaligin-habercisi-mi-1648.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/unutkanlik-normal-mi-yoksa-bir-hastaligin-habercisi-mi-1648.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/unutkanlik-normal-mi-yoksa-bir-hastaligin-habercisi-mi-1648-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/unutkanlik-normal-mi-yoksa-bir-hastaligin-habercisi-mi-1648.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/unutkanlik-normal-mi-yoksa-bir-hastaligin-habercisi-mi/3561/</link>
			<pubDate>Tue, 05 May 2026 17:23:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[DEÜ'den Kiraz ve Beydağ'da 'Bruselloz' Hastalığı Çalışması]]></title>
			<description><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir’in Kiraz ve Beydağ ilçelerinde yürüttüğü saha çalışmalarıyla bruselloz hastalığına karşı farkındalık oluşturmayı ve erken tanıyı yaygınlaştırmayı hedefliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), bilimsel araştırmalarını sahaya taşıyarak toplumsal katkı üretmeye devam ediyor. Üniversite bünyesinde yürütülen çalışmalar, Bilim İletişimi Ofisi aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılırken; akademik bilgi, toplum yararına uygulamalara dönüştürülüyor.

SAHA ÇALIŞMALARI BAŞLATILDI

DEÜ Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) desteğiyle yürütülen TCD-2024-3506 kodlu proje kapsamında, İzmir’in Kiraz ve Beydağ ilçelerinde bruselloz farkındalığının artırılmasına yönelik saha çalışmaları başlatıldı. Proje çerçevesinde bölgede yaşayan vatandaşlara yönelik bilgilendirme ve tarama faaliyetleri gerçekleştiriliyor.

ERKEN TANI VE FARKINDALIK VURGUSU

Beydağ ve Kiraz Devlet Hastanelerinde gerçekleştirilen taramalarda, bruselloz hastalığında erken tanının önemi ön plana çıkarılıyor. Çalışmalarla, bölge halkında farkındalık oluşturulması ve hastalığın yayılımının önlenmesi hedefleniyor.

Üniversitenin Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji, Kardiyoloji ve Tıbbi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dallarının katkılarıyla yürütülen projede; “Tek Sağlık” yaklaşımı doğrultusunda hem insan sağlığını hem de çevresel ve hayvansal faktörleri birlikte ele alındığı aktarıldı. Bu kapsamda yürütülen çalışmaların, toplum sağlığının korunmasına katkı sunarken aynı zamanda bilimsel veri üretimine de önemli katkılar sağladığı ifade edildi.

“BİLİMSEL BİLGİYİ SAHADA KARŞILIK BULAN BİR DEĞERE DÖNÜŞTÜRÜYORUZ”

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Kardiyoloji Ana Bilim Dalı Başkanı ve Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, yürütülen çalışmalara ilişkin değerlendirmesinde, “Üniversite olarak bilimsel birikimimizi sahaya yansıtarak toplum sağlığına katkı sunmayı öncelikli sorumluluklarımız arasında görüyoruz. Bruselloz gibi halk sağlığını yakından ilgilendiren hastalıklarda erken tanı ve farkındalık çalışmalarının yaygınlaştırılması büyük önem taşıyor. Bu projeyle hem bölge halkının bilinçlendirilmesini sağlıyor hem de bilimsel verilerle desteklenen sürdürülebilir sağlık politikalarına katkı sunuyoruz,” ifadelerini kullandı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/deu-den-kiraz-ve-beydag-da-bruselloz-hastaligi-calismasi-6691.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/deu-den-kiraz-ve-beydag-da-bruselloz-hastaligi-calismasi-6691.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/deu-den-kiraz-ve-beydag-da-bruselloz-hastaligi-calismasi-6691-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/deu-den-kiraz-ve-beydag-da-bruselloz-hastaligi-calismasi-6691.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/deu-den-kiraz-ve-beydag-da-bruselloz-hastaligi-calismasi/3559/</link>
			<pubDate>Tue, 05 May 2026 15:00:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA["Zayıf Kişilerde de İnsülin Direnci Görülebilir"]]></title>
			<description><![CDATA[Genellikle kilolu bireylerde görüldüğü düşünülen söz konusu tabloya ilişkin Medicana Sağlık Gurubu Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, zayıf kişilerde de insülin direnci görülebileceğine dikkat çekti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[En temel tanımıyla vücuttaki şeker (glukoz) trafiğini yöneten insülin hormonu, kandaki şeker seviyesini düzenlemeye ve vücudun ihtiyacı olan enerjiyi almasına yardımcı olur. Ancak bazı kişilerde bu durum olması gerektiği gibi işlemeyebiliyor. Bu noktada da insülin direnci denilen tıbbi bir tablo oluşuyor.

Hücrelerin insülin sinyaline gereken yanıtı vermemesi sonucu kan şekerinin yükselmesiyle oluşan tablo insülin direnci olarak adlandırılıyor. Bu tablonun oluşmasında çeşitli nedenler olabileceği gibi genetik faktörlerin de olabildiğini aktaran Medicana International İzmir Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, insülin direncinin neden olduğu hastalıklara dikkat çekti. Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Her ne kadar insülin direnci çoğunlukla fazla kilo ile ilişkilendirilse de, normal kilolu hatta zayıf bireylerde de ortaya çıkabilir. Bunun nedeni sadece kilo değil; genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, düzensiz beslenme ve özellikle karın bölgesinde (visseral) yağlanma gibi faktörlerdir” diyerek uyardı.

"İnsülin direnci metabolik bir bozukluktur"

İnsülin direnci, hücrelerin insüline verdiği yanıtın azalması sonucu ortaya çıkan metabolik bir bozukluk olduğunu aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Bu durumda insülin, kandaki glukozu hücre içine taşımakta yetersiz kalır. Özellikle kas ve yağ dokusunda insülinin etkisinin azalması, hücre içine glukoz alımını düşürür. Bunun sonucunda hücreler enerji üretimi için gerekli glukozu yeterince kullanamazken, glukoz kanda birikerek kan şekeri düzeyinin yükselmesine neden olabilir. Bu durum, hücre içi düzeyde göreceli bir enerji eksikliği ile birlikte sistemik hiperglisemiye yol açabilir” dedi. İnsülin direnci sonucu karaciğer yağlanması, hızlı ya da aşırı kilo alma ve bel çevresinde kalınlaşma gibi sorunlarla karşılaşılabileceğini aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Ayrıca sık tatlı yeme isteği ve karbonhidrat tüketimi sonrası ortaya çıkan uyku hali ve yorgunluk da önemli belirtiler arasındadır. Bu bulguların birlikte görülmesi, insülin direnci açısından değerlendirme yapılmasını gerektirebilir” sözlerini kaydetti.

"Zayıf kişilerde de insülin direnci görülebilir"

Sadece kilosu olan kişilerin karşılaştığı bir sorun olarak görülen insülin direncinin zayıf kişilerde de görülebildiğini aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Her ne kadar insülin direnci çoğunlukla fazla kilo ile ilişkilendirilse de, normal kilolu hatta zayıf bireylerde de ortaya çıkabilir. Bunun nedeni sadece kilo değil; genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, düzensiz beslenme ve özellikle karın bölgesinde (visseral) yağlanma gibi faktörlerdir. Bu kişiler dışarıdan zayıf görünse bile, metabolik olarak risk taşıyabilir. Bu nedenle sadece kiloya bakarak değerlendirme yapmak yeterli değildir; gerekli durumlarda kan testleriyle insülin direnci araştırılmalıdır” ifadelerini kullandı. Öte yandan insülin direncinin neden olabileceği hastalıkları sıralayan Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “İnsülin direnci, karaciğerin normalden fazla yağ (VLDL kolesterol) üretmesine yol açar. Bu durum hem karaciğer yağlanmasına (MASH) hem de kanda LDL (kötü kolesterol) seviyesinin artmasına neden olabilir. Kandaki LDL’nin yükselmesi ise damar duvarlarında plak oluşumunu hızlandırabilir. Bu plaklar zamanla damarların daralmasına yol açarak ateroskleroz gelişimini tetikleyebilir ve yüksek tansiyon (hipertansiyon) riskini artırabilir” açıklamasını yaptı.

"Günlük kalori alımını azaltın"

İnsülin direncine karşı günlük kalori (kcal) alımını 300- 500 kcal azaltmanı faydalı olabileceğini aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Günlük kalori alımını azaltmak, uzun vadede kilo kontrolünü sağlayarak insülin direncini düşürebilir. Kilo kaybı, trigliserid düzeylerinde yüzde 20–30 oranında azalma ve HDL-kolesterolde artış sağlayabilir. Özellikle kilolu veya obez bireylerde vücut ağırlığında yüzde 5 civarında bir azalma bile insülin direncini azaltmak için yeterli olabiliyor. Bu nedenle diyabet riski taşıyanlara kilo verme önerilir. Sağlıklı beslenme, haftada 25-30 kilometre yürüyüş veya eşdeğeri aerobik hareketler; aşikar diyabeti olanlarda ise farmokolojik tedaviler, insulin direncini geri döndürebilir” dedi. Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, insülin direnci tanısının nasıl konulduğuna ilişkin de bilgi vererek, şu sözleri kaydetti:

“İnsülin direncinin değerlendirilmesinde en sık açlık kan şekeri ve açlık insülin düzeyi ölçülür; gerekli durumlarda şeker yükleme testi (OGTT) yapılır. Ayrıca HbA1c (son 3 aylık ortalama kan şekeri) ile kolesterol ve trigliserid gibi kan yağları da tabloyu desteklemek amacıyla incelenir. Sonuç olarak tanı; laboratuvar testleri ile birlikte hastanın kilo durumu, bel çevresi ve klinik belirtileri birlikte değerlendirilerek konur.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/zayif-kisilerde-de-insulin-direnci-gorulebilir-837.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/zayif-kisilerde-de-insulin-direnci-gorulebilir-837.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/zayif-kisilerde-de-insulin-direnci-gorulebilir-837-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/05/zayif-kisilerde-de-insulin-direnci-gorulebilir-837.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/zayif-kisilerde-de-insulin-direnci-gorulebilir/3550/</link>
			<pubDate>Mon, 04 May 2026 09:46:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[DEÜ GETAT Merkezi Yenilenerek Hasta Kabulüne Yeniden Başladı]]></title>
			<description><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) Uygulama ve Araştırma Merkezi, yenilenen altyapısı ve güçlendirilen hizmet kapasitesiyle yeniden hasta kabulüne başladı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) Uygulama ve Araştırma Merkezi, gerçekleştirilen kapsamlı yenileme çalışmalarının ardından yeniden hizmet vermeye başladı. 2021 yılında geleneksel tedavi yöntemlerini bilimsel yaklaşımlarla buluşturmak amacıyla kurulan merkezde, alanında yetkin hekimler tarafından uygulanan yöntemler; etik ilkeler doğrultusunda ve bilimsel çalışmalarla desteklenerek halkın hizmetine sunulmaya devam ediyor.

SAĞLIK HİZMETLERİNDE SÜREKLİ GELİŞİM VURGUSU

Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, üniversitenin sağlık altyapısını güçlendirmeye yönelik çalışmaların kesintisiz sürdüğünü belirterek şunları kaydetti:

“Dokuz Eylül Üniversitesi olarak, sağlık hizmetlerimizin niteliğini artırmak amacıyla bir yandan yeni merkezler kazandırmaya, bir yandan da mevcut birimlerimizi günümüz teknolojileriyle güçlendirmeye büyük önem veriyoruz. GETAT Uygulama ve Araştırma Merkezimizin yenilenerek yeniden hizmete başlaması da bu vizyonumuzun önemli bir parçasıdır. Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarını bilimsel temellerle sunarak hastalarımıza bütüncül bir sağlık hizmeti sağlamayı hedefliyoruz. Alanında uzman hekimlerimizle birlikte, etik ilkelere bağlı kalarak vatandaşlarımıza en kaliteli sağlık hizmetini sunmayı sürdüreceğiz.”

Dokuz Eylül Üniversitesinin Türkiye’nin sağlık sistemine sunduğu katkılara da değinen Prof. Dr. Bayram Yılmaz, 15 Temmuz Sağlık Yerleşkesini uluslararası ölçekte örnek gösterilen merkezlerden biri haline getirme hedefi doğrultusunda çalışmaların süreceğini ifade etti. Rektör Prof. Dr. Bayram Yılmaz, DEÜ’nün sağlık alanında yürüttüğü bilimsel çalışmalar ve ileri düzey sağlık hizmetleriyle toplum sağlığına katkı sunmayı sürdüreceğini vurguladı.

Geleneksel tedavi yöntemlerini bilimsel altyapıyla buluşturan merkezde;

proloterapi,

mezoterapi,

ozon terapi,

hipnoz,

kupa uygulaması gibi çeşitli uygulamalar gerçekleştiriliyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/deu-getat-merkezi-yenilenerek-hasta-kabulune-yeniden-basladi-1812.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/deu-getat-merkezi-yenilenerek-hasta-kabulune-yeniden-basladi-1812.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/deu-getat-merkezi-yenilenerek-hasta-kabulune-yeniden-basladi-1812-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/deu-getat-merkezi-yenilenerek-hasta-kabulune-yeniden-basladi-1812.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/deu-getat-merkezi-yenilenerek-hasta-kabulune-yeniden-basladi/3525/</link>
			<pubDate>Thu, 30 Apr 2026 15:17:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ani ve Şiddetli Baş Ağrısı İçin 'Anevrizma' Uyarısı]]></title>
			<description><![CDATA[Halk arasında ‘baloncuk’ olarak bilinen anevrizmayla ilgili açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Özhan Merzuk Uçkun, anevrizmanın çoğu zaman patlayana kadar belirti vermediğini aktararak şu uyarılarda bulundu: “Ani başlayan ve daha önce benzeri yaşanmamış şiddetli baş ağrısı, anevrizma yırtılmasının belirtisi olabilir. Bu durumda zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekmektedir.”]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Halk arasında ‘baloncuk’ olarak bilinen, aslında beyin damar duvarının zayıflayarak dışa doğru genişlemesiyle oluşan anevrizma, ülkemizde her yıl binlerce kişide görülüyor. Medicana Sağlık Grubu Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Özhan Merzuk Uçkun, anevrizmanın çoğu zaman patlayana kadar belirti vermediğini aktararak şu uyarılarda bulundu: “Ani başlayan ve daha önce benzeri yaşanmamış şiddetli baş ağrısı, anevrizma yırtılmasının belirtisi olabilir. Bu durumda zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekmektedir.”

Beyin cerrahisi pratiğinde sık karşılaşılan ve ciddi sonuçlara neden olabilen beyin anevrizmaları, çoğu zaman belirti vermeden ilerleyebiliyor. Halk arasında “baloncuk” olarak bilinen bu durum, beyin damar duvarının zayıflayarak dışa doğru genişlemesiyle oluşuyor. Medicana International İzmir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Özhan Merzuk Uçkun, anevrizmaların genellikle sessiz seyrettiğini ve çoğu hastada patlayana kadar fark edilmediğini aktardı. Anevrizmanın yırtılması sonucu ortaya çıkan tablo ise acil müdahale gerektiren ciddi bir sağlık durumu olarak değerlendirildiğini dile getiren Prof. Dr. Özhan Merzuk Uçkun, “Anevrizma, çoğu zaman patlayana kadar varlığını hissettirmeyen bir ‘saatli bomba’ gibidir. İstatistikler bize gösteriyor ki ülkemizde milyonlarca insan beyninde bir anevrizma taşıyor ancak bunun farkında değil. Sorun şu ki; bu baloncuk patladığında oluşan subaraknoid kanama, hastaların yaklaşık yarısını hastaneye dahi ulaşamadan kaybedilmesine neden olabiliyor. Bu nedenle cerrahlar için en değerli müdahale, o baloncuk henüz patlamadan yapılan müdahaledir” sözlerini kaydetti.

"Ağrı kesici içip uyumak en büyük hata"

Prof. Dr. Özhan Merzuk Uçkun, her ağrı için anevrizma şüphesi taşımamak gerektiğini ancak ağrının düzeyi noktasında dikkat edilmesi gereken önemli noktalar olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Özhan Merzuk Uçkun, sözlerine şöyle devam etti: “Eğer aniden başlayan, daha önce hiç tecrübe etmediğiniz kadar şiddetli, ‘kafamın içinde bir şeyler koptu ya da patladı’ dedirten bir baş ağrısı yaşıyorsanız, bu bir anevrizma rüptürü (yırtılması) olabilir. Bu durumda ağrı kesici içip uyumaya çalışmak yapılabilecek en büyük hatadır. Dakikalar, hatta saniyeler hayati önem taşır. Hipertansiyon, sigara kullanımı ve ailede anevrizma öyküsü olması gibi durumlar ayrıca önem taşımaktadır. "

Özellikle dirençli tansiyonu olan hastaların, beyin damar yapılarını en az bir kez görüntülemesinin (MR veya BT anjiyo) önemine vurgu yapan Uçkun, "Beyin cerrahisinde başarı, sadece teknik beceriyle değil, doğru zamanlama ile gelir. Anevrizma korkulacak bir hastalık değil, geç kalındığında sonuçları ağır olan bir durumdur. Erken teşhis ve modern cerrahi yöntemlerle bu riski yönetmek bugün her zamankinden daha mümkün.” ifadelerini kullandı.

"Açık cerrahi şart değil"

Anevrizma tedavisiyle ilgili bilgi veren Prof. Dr. Özhan Merzuk Uçkun, gelişen teknolojiyle artık her anevrizmayı açık cerrahi ile tedavi etmek gibi bir zorunluluk kalmadığını söyledi. Prof. Dr. Özhan Merzuk Uçkun, sözlerini şöyle tamamladı: “Anevrizma tedavisinde endovasküler girişimler ve mikro-cerrahi yöntemleri ön plana çıkmaya başladı. Endovasküler girişimlerde; kasıktan girerek, beyindeki anevrizma, içeriden ‘koil’ denilen tellerle veya özel stentlerle kapatılabiliyor. Bu yöntemle hastalar kısa sürede sosyal hayatlarına geri döndürebiliyor. Bazı kompleks anevrizmalarda ise mikro- cerrahi yöntemi devreye girebiliyor. Bu yöntemde mikroskop altında anevrizmanın boynuna küçük bir titanyum klips yerleştirerek devre dışı bırakılması sağlanıyor. Özellikle A1 ve AComA olarak adlandırılan bölgelerdeki anevrizmalar, boyutları küçük olsa dahi patlama riski yüksek olan, titizlikle takip ve tedavi edilmesi gereken vakalardır.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/ani-ve-siddetli-bas-agrisi-icin-anevrizma-uyarisi-9848.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/ani-ve-siddetli-bas-agrisi-icin-anevrizma-uyarisi-9848.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/ani-ve-siddetli-bas-agrisi-icin-anevrizma-uyarisi-9848-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/ani-ve-siddetli-bas-agrisi-icin-anevrizma-uyarisi-9848.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/ani-ve-siddetli-bas-agrisi-icin-anevrizma-uyarisi/3501/</link>
			<pubDate>Sun, 26 Apr 2026 17:58:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Su Tüketiminde Doğru Bilinen Yanlışlar]]></title>
			<description><![CDATA[Denildiği gibi bol su içmek mi yoksa suyu doğru tüketmek mi önemli? Su tüketimine ilişkin dikkat çeken bilgiler veren Medicana Sağlık Grubu Nefroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Sinan Erten, “Sağlıklı bireyler susadıkça istedikleri kadar su tüketebilir. Sağlıklı bireylerin ‘bugün çok mu su içtim ya da az mı içtim’ diye endişe içinde olması gereksizdir” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yaşamın en temel kaynaklarından biri de şüphesiz ki sudur. Su, her canlının hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu vazgeçilmez bir gıdadır. O sebeple su tüketimine önem verilmesi gerektiği her seferinde hatırlatılır. Ancak denildiği gibi bol su içmek mi yoksa suyu doğru tüketmek mi önemli? Su tüketimine ilişkin dikkat çeken bilgiler veren Medicana Sağlık Grubu Nefroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Sinan Erten, “Sağlıklı bireyler susadıkça istedikleri kadar su tüketebilir. Sağlıklı bireylerin ‘bugün çok mu su içtim ya da az mı içtim’ diye endişe içinde olması gereksizdir” dedi.

Su her canlının hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu temel gıdalardan biridir. Sağlıklı bir beden için susuz kalmak düşünülemez. Peki su tüketiminde neleri yanlış yapıyoruz? Su için öğütlenen gibi ‘günde 2,5 litre mi tüketmek’ gerekiyor? Bu ve benzeri sorulara Medicana International İzmir Hastanesi Nefroloji Uzmanı Uzm. Dr. Sinan Erten açıklık getirdi. Günlük su ihtiyacının belirlenmesi noktasında dikkat edilmesi gerekenleri sıralayan Uzm. Dr. Sinan Erten, “Günlük su ihtiyacı; kişinin yaşı, vücut kitle endeksi, iklim durumu, egzersiz seviyesi gibi birçok nedenlerden dolayı farklılık göstermektedir. ‘Günde 2-3 litre su tüketilmelidir’ gibi öneriler her kişi için her zaman uygun olmayabilir. Bu konuda oluşan kafa karışıklığını azaltmak adına günlük su tüketiminin minumum değeri 500 cc yani yarım litre olduğunu akıldan çıkartmamak gerekir. Ayrıca günlük gıdalardan 800 cc ve vücuttaki kimyasal olaylardan 300 cc kadar su oluşmaktadır” sözlerini kaydetti.

"Sağlıklıysanız az su içtim diye endişelenmeyin"

Vücudun su tüketimine ilişkin bilgi veren Uzm. Dr. Sinan Erten, “Vücudumuza aldığımız suyun vücutta dengesini sağlayan iki önemli organımız vardır. Böbrek ve beyindeki hipofiz bezidir. Böbrekler gereğinden fazla su tükettiğimizde idrar çıkışını arttırarak ya da az su tükettiğimizde idrar çıkışını azaltarak dengeyi sağlarken; Hipofiz bezi ise vücudun su miktarı azaldığında susama merkezini uyararak su içmemizi sağlamaktadır. Sonuç olarak sağlıklı bireyin bugün çok mu su içtim ya da az mı içtim diye endişe içinde olması gereksizdir” dedi. Öte yandan yaşlandıkça görme ve duyma duyularında zayıflama olduğu gibi susama hissinde de eski hassasiyetin kalmadığının görüldüğünü belirten Uzm. Dr. Sinan Erten, “50 yaşından itibaren her 10 senede bir böbrek fonksiyonlarında yüzde 10 azalma görülmesi nedeniyle böbreğimizin su dengesini sağlamada eski hassasiyeti de azalır” dedi.

"Su tüketimi artırmada zarar görülmüyor"

Su tüketimini artırmanın sağlıklı bireylerde herhangi bir zararı olmadığını aktaran Uzm. Dr. Sinan Erten, “Böbrek taşı olan kişilerde taşın cinsinden bağımsız olarak tekrar oluşmasını azaltarak faydalı olabilir. Yaşlı bireylerde, su tüketimi artırıldığında bazı ilaçlar hiponatremiye (sodyum düşüklüğü) yol açabilir. Bu da bilinç kaybına kadar varan nörolojik semptomların görülmesine neden olabilir. Böbrek ve kalp hastalarında su kısıtlaması gerekmez. Bu hastalarda önemli olan tuz kısıtlamasıdır. Kişi tuzlu yerse su kısıtlanması mümkün olmamakta susadıkları için çok su içerek kalp yetmezliğini tetikleyebilirler. Tuzu kısıtladığımızda su tüketimi de azalacaktır” açıklamalarını kaydetti. Ayrıca gece yatmadan önce su tüketilmesinin böbreklere bir faydası olmadığını dile getiren Uzm. Dr. Sinan Erten, “Aksine tuvalet ihtiyacı için kişinin uyanmasına ve uykunun bölünmesine neden olabilir” dedi.

"Maraton koşmuyorsanız susadıkça için"

Özellikle yaz aylarında terlemeyle birlikte su kaybının artığını hatırlatan Uzm. Dr. Sinan Erten, “Yaz aylarında terle su kaybı arttığı için su tüketimini artırmak, susadıkça bol su içmek gerekir. Maraton koşusu yapanlarda kayıplarını sadece su ile karşıladıklarında ciddi hiponatremi görülebilir. Maraton koşusu yapmıyorsanız susadıkça su ihtiyacını antrenman sırasında ve sonrası karşılayabilirsiniz. İdrar rengi yediğimiz ve içtiğimiz gıdalardan etkilendiğinden kesin kural olmamakla beraber, koyu sarı renk su ihtiyacının olduğunu gösterebilirken rengin açılması su ihtiyacımızın azaldığını gösterebilir. Sonuç olarak sağlıklı bireyler susadıkça istedikleri kadar su tüketebilirler. Hastalığı olanlar hastalığın şiddeti ve evresine göre su tüketimini doktorlarına danışmalarında fayda vardır” açıklamalarını yaptı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/su-tuketiminde-dogru-bilinen-yanlislar-1098.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/su-tuketiminde-dogru-bilinen-yanlislar-1098.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/su-tuketiminde-dogru-bilinen-yanlislar-1098-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/su-tuketiminde-dogru-bilinen-yanlislar-1098.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/su-tuketiminde-dogru-bilinen-yanlislar/3467/</link>
			<pubDate>Mon, 20 Apr 2026 17:25:10 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kalp Krizi ve Panik Atak Belirtileri Nelerdir?]]></title>
			<description><![CDATA[Semptomları büyük oranda benzerlik gösteren panik atak ile kalp krizinin doğru analiz edilmesi hayati önem taşıyor. Medicana Sağlık Grubu Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Abdi Sağcan, her iki durumda da göğüs ağrısı, çarpıntı ve ölüm korkusunun görülebildiğini ancak ağrının yayılımı ve süresi gibi faktörlerin kritik bir ayrım sunduğunu vurguladı. Özellikle ilk kez yaşanan şiddetli semptomlarda vakit kaybetmeden tıbbi destek alınması gerektiğini belirtti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Göğüs ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı ve yoğun korku hissi hem panik atakta hem de kalp krizinde görülebilir. Bu benzerlik, hastaların ciddi bir tabloyu göz ardı etmesine ya da gereksiz kaygıya kapılmasına neden olabilir. Ancak ağrının süresi, yayılımı, eşlik eden bulgular ve kişinin risk faktörleri bu iki durumu ayırt etmede belirleyici rol oynar. Medicana International İzmir Hastanesi Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Abdi Sağcan, göğüs ağrısı ve nefes darlığı şikayetlerinde en sık yaşanan karmaşanın panik atak ile kalp krizi ayrımında olduğunu belirtti.

"Hekim kontrolü olmadan ayırt etmek zor"

“Kalp krizi mi yoksa panik atak mı?” sorusunun hekim muayenesi olmadan net şekilde ayırt edilmesinin zor olduğunu ifade eden Prof. Dr. Abdi Sağcan, “Panik atakta göğüste baskı, sıkışma ya da batma hissi olabilir. Kalp krizinde ise genellikle daha şiddetli bir baskı veya ezilme hissi görülür. Panik atakta hızlı ve yüzeyel nefes alma ön plandayken, kalp krizinde kişi gerçek anlamda nefes alamama hissi yaşayabilir. Panik atakta kalp hızlı atar, kalp krizinde ritim bozulabilir. Soğuk terleme her iki durumda da görülse de kalp krizinde daha ani ve yoğundur. Panik atakta ‘ölüyorum’ hissi belirgindir, kalp krizinde ise kişi fiziksel olarak kötüleştiğini hisseder” dedi. Göğüs ağrısının karakterinin ayırıcı tanıda önemli ipuçları verdiğini vurgulayan Prof. Dr. Abdi Sağcan, “Panik atakta semptomlar genellikle stres ve kaygıyla başlar, kalp krizinde ise eforla artabilir. Panik atakta ağrı pozisyonla değişebilir, kalp krizinde ise değişmez. Yeni başlayan, 5-10 dakikadan uzun süren, sol kola, çeneye veya sırta yayılan göğüs ağrısında acil yardım istenmelidir” ifadelerini kullandı.

"Belirtilere acil müdahale gerekir"

Bazı bulguların acil tıbbi müdahale gerektirdiğini belirten Prof. Dr. Abdi Sağcan, “Göğüs ağrısının baskı, yanma veya sıkışma şeklinde olması ve 5-10 dakikadan uzun sürmesi, ağrının sol kola, çeneye ve sırta yayılması, soğuk terleme ve mide bulantısı ile birlikte olması durumunda kalp krizi düşünülmelidir. Gerçekten nefes alamama, dudaklarda morarma, ani ve şiddetli nefes darlığı acil değerlendirme gerektirir. Ayrıca ilk kez panik atak benzeri tablo yaşanıyorsa, 40 yaş üzerinde ortaya çıktıysa, bilinen kalp hastalığı varsa veya ataklar alışılmadık şekilde şiddetliyse mutlaka tıbbi değerlendirme yapılmalıdır” dedi.

Genç yaşta görülen göğüs ağrılarının çoğu zaman ciddi nedenlere bağlı olmadığını ancak risk değerlendirmesinin yaşa göre değil, bireysel risk faktörlerine göre yapılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Abdi Sağcan, sigara kullanımı, hipertansiyon, diyabet ve aile öyküsünün değerlendirmede önemli olduğunu belirtti.

"Tanı sürecinde multidisipliner yaklaşım"

Panik atak ile kalp hastalığı arasındaki ilişkinin dolaylı ancak dikkat çekici olduğunu belirten Prof. Dr. Abdi Sağcan, panik bozukluğun toplumda yüzde 2-4 oranında görülürken kalp hastalarında bu oranın yüzde 25’e kadar çıkabildiğini söyledi. Panik atakla başvuran hastaların yaklaşık yüzde 15’inde eşlik eden kardiyak bir tablo saptanabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Abdi Sağcan, “Bu nedenle belirtileri sadece psikolojik olarak değerlendirmek yanıltıcı olabilir. İlk değerlendirme mutlaka hekim tarafından yapılmalı, kardiyoloji ve psikiyatri birlikte süreci yönetmelidir” diye konuştu.

Tanı sürecinde EKG, troponin testi ve ritim takibi gibi temel incelemelerin yapıldığını belirten Prof. Dr. Abdi Sağcan, gerekli durumlarda ileri görüntüleme yöntemlerine başvurulduğunu ifade etti. Kalp krizi saptandığında hızlı müdahalenin hayati olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Abdi Sağcan, “Panik atak taklit eder, kalp krizi ise doğrudan zarar verir. Bu nedenle benzer belirtiler mutlaka ciddiyetle değerlendirilmelidir” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/kalp-krizi-ve-panik-atak-belirtileri-nelerdir-7164.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/kalp-krizi-ve-panik-atak-belirtileri-nelerdir-7164.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/kalp-krizi-ve-panik-atak-belirtileri-nelerdir-7164-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/kalp-krizi-ve-panik-atak-belirtileri-nelerdir-7164.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/kalp-krizi-ve-panik-atak-belirtileri-nelerdir/3457/</link>
			<pubDate>Sun, 19 Apr 2026 17:31:33 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA["Hastalıklar Sık Tekrar Ediyor ve Uzun Sürüyorsa Araştırılmalı"]]></title>
			<description><![CDATA[Sık tekrarlayan enfeksiyonlar, bitmek bilmeyen yorgunluk ve geç iyileşen yaralar vücudunuzun bir imdat çağrısı olabilir. Modern yaşamın getirdiği yoğun stres, uykusuzluk ve dengesiz beslenme gibi faktörlerin bağışıklığın düşmesine neden olabileceğini belirten Medicana Sağlık Grubu Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, yetişkinlerde yılda 5-6 kereden fazla görülen grip vakalarının derinlemesine araştırılması gerektiği konusunda uyardı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Güçlü bir bağışıklık sistemi, hastalıklara karşı vücudun en önemli savunma hattıdır. Ancak bazen yaşam tarzı alışkanlıkları, bazen de altta yatan gizli kronik rahatsızlıklar bu hattın kırılmasına neden olabiliyor. Vücudun savunma sisteminin neden zayıfladığına dair önemli bilgiler veren Medicana International İzmir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, sadece sık hastalanmanın değil, aynı zamanda açıklanamayan halsizlik ve stresin de bağışıklık üzerinde doğrudan belirleyici olabildiğini söyledi. Bağışıklık sisteminin zayıfladığını gösteren en önemli belirtileri sıralayan Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, “Sık sık hastalanma (üst solunum yolu enfeksiyonu, grip, ishal…), enfeksiyonların uzun sürmesi ve ağır geçmesi, sürekli yorgunluk hali, yaraların geç iyileşmesi, sık uçuk çıkması sayılabilir. Bağışıklığı düşüren yaygın nedenler arasında stres uykusuzluk, yetersiz beslenme, vitamin mineral eksiklikleri, kronik hastalıklar, kullanılan bazı ilaçlar (kortizon, kemoterapi) sigara ve alkol tüketimi sayılabilir” açıklamalarını kaydetti.

"Hastalıklar sık tekrar ediyor ve uzun sürüyorsa araştırılmalı"

Güçlü bir bağışıklıkta olmaması gereken durumları sıralayan Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, özellikle hastalıkların sık tekrar etmesi, uzun ve ağır seyretmesi gibi durumlarda altında yatan nedenlerin detaylıca araştırılması gerektiğini belirtti. Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, “Kalabalık ve kapalı ortamlarda vakit geçirenler sık grip geçirebilir. Erişkinler yılda 2-4 kez, çocuklarda 6-8 kez geçirmek normal sayılabilir. Erişkinlerde yılda 5-6 kez grip oluyorsa, hastalık bitmeden tekrar başlıyorsa, uzun sürüyorsa ve ağır seyrediyorsa ve eşlik eden açıklanmayan kilo kaybı gece terlemeleri, lenf bezlerinde büyüme, aşırı halsizlik varsa mutlaka araştırılmalıdır” mesajını verdi. Öte yandan uzun süren halsizlik durumuna da açıklık getiren Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, “Uzun süren halsizlik durumunun en sık görülen nedenleri arasında anemi ( kansızlık), tiroid hastalıkları, kronik enfeksiyonlar, metabolik hastalıklar, kalp ve akciğer hastalıkları, psikolojik nedenler sayılabilir. Bağışıklık sistemini zayıflatan hastalıklar (HIV, kanser vs.) nedenler arasında görülebilir” dedi.

"Vitamin eksiklikleri bağışıklığı doğrudan etkiler"

Vitamin eksikliklerinin bağışıklık sistemini doğrudan etkilediğini dile getiren Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, “Bağışıklık sisteminin hücrelerinin üretimi, iletişimi ve mikroplarla ve hastalıklarla savaşması büyük ölçüde vitaminlere bağlıdır. Eksikliklerinde vücut savunması düşer ve iyileşme süresi uzar” diye konuştu. Vitamin eksikliğinin tespit edilmesi için uygulanan yöntemleri ele alan Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti: “Tam kan sayımı, vitamin mineral düzeyleri, hasta değerlendirmesi sonrasında yapılacak ek testler (HIV, immünglobulinler, tümör markerları gibi) tanı konulmasında fayda sağlayabilir. Ancak tüm bunlar alanında uzman hekimlerin değerlendirmesiyle ortaya çıkabilir. Ayrıca stresin bağışıklık sistemini olumsuz etkilediği bilinen bir gerçek. Stres durumunda vücutta kortizol hormonu artar. Uzun süre yüksek kalması halinde bağışıklık hücrelerinin sayısının azalması, vücudun savunma mekanizmalarının yanıtının düşmesine neden olur. Vücudun inflamasyon dengesi bozulur ve bağışıklık sistemi zayıflar.”

Güçlü bir bağışıklık için tavsiyelerde bulunan Uzm. Dr. Tuğba Kızılok Erdoğan, “Sağlıklı ve dengeli beslenme, yeterli uyku, sıvı tüketimi ve mümkünse spor ve stresten uzak durmak bağışıklığı olumlu yönde etkileyecektir” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/hastaliklar-sik-tekrar-ediyor-ve-uzun-suruyorsa-arastirilmali-6230.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/hastaliklar-sik-tekrar-ediyor-ve-uzun-suruyorsa-arastirilmali-6230.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/hastaliklar-sik-tekrar-ediyor-ve-uzun-suruyorsa-arastirilmali-6230-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/hastaliklar-sik-tekrar-ediyor-ve-uzun-suruyorsa-arastirilmali-6230.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/hastaliklar-sik-tekrar-ediyor-ve-uzun-suruyorsa-arastirilmali/3449/</link>
			<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 16:21:19 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Günlük 30 Dakika Hareket, 10 Yıl Sonrasına Bir Yatırım]]></title>
			<description><![CDATA[Medicana Sağlık Grubu Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Uzm. Dr. Duygu Keskin, yaşla beraber gelişen kas kaybının (sarkopeni) yalnızca fiziksel gücü azaltmakla kalmayıp, hücresel düzeyde yaşlanmayı da tetiklediğine dikkat çekti. Uzm. Dr. Duygu Keskin, “Günde, hareket etmek için ayrılan 30 dakika, aslında 10 yıl sonraki kendinize verebileceğiniz en değerli hediyedir” diye konuştu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Takvimler kronolojik yaşınızla ilgili bilgi verse de bedeninizin aslında kaç yaşında olduğunu kaslar söylüyor. Bu noktada takvim yaprakları eksilse dahi bilinenin aksine daha genç ve sağlıklı görünmenin yolu, kasları güçlü tutmaktan geçiyor. Bu nedenle aktif yaşamında fiziksel aktiviteyi dahil eden kişilerin zamana meydan okuyabileceğini aktaran Medicana International İzmir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Uzm. Dr. Duygu Keskin, “Bu durum yalnızca doğal bir yaşlılık belirtisi olarak görülmemelidir. Kas kaybı, tüm vücudu etkileyen sistemik yaşlanma sürecinin önemli bir parçasıdır. Kas dokusu sadece hareketi sağlayan bir yapı değildir; metabolizma, hormon dengesi, bağışıklık sistemi ve beyin sağlığıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle kas kaybı, yaşlanmanın pasif bir sonucu olmaktan çok, süreci hızlandıran bir etken olarak değerlendirilebilir. Ancak bu durum kaçınılmaz değildir. Düzenli fiziksel aktivite, özellikle direnç egzersizleri, yeterli protein alımı ve aktif bir yaşam tarzı ile kas kaybı büyük ölçüde yavaşlatılabilir” açıklamasını yaptı.

"Sarkopeni biyolojik yaşlanmayı hızlandırıyor"

Yaşın ilerlemesiyle birlikte sarkopeninin (kas kaybı) yalnızca fiziksel gücü azaltmakla kalmadığını aynı zamanda metabolik ve hücresel düzeyde yaşlanmayı da hızlandırdığını aktaran Uzm. Dr. Duygu Keskin, “Kas dokusu, vücudun en aktif metabolik yapılarından biridir. Kas kütlesi azaldıkça bazal metabolizma hızı düşer, bu da yağ oranının artmasına ve insülin direncinin gelişmesine zemin hazırlar. Bu süreç, diyabet ve kalp-damar hastalıkları gibi kronik hastalık riskini artırır. Kas kaybı ayrıca hareket kabiliyetini ve dengeyi bozarak düşme ve yaralanma riskini yükseltir. Hücresel düzeyde ise kas dokusunun azalması, inflamasyonun artmasına ve vücudun onarım kapasitesinin zayıflamasına neden olur. Tüm bu süreçler, biyolojik yaşlanmanın hızlanmasına katkıda bulunur. Bu nedenle kas kütlesini korumak, yalnızca güçlü kalmak için değil, daha genç ve sağlıklı bir biyolojik yaşı sürdürebilmek için büyük önem taşır” sözlerini kaydetti.

"Hareket hücresel yaşlanmayı da yavaşlatabiliyor"

Fiziksel aktivitenin sadece dış görünüşü değil, hücrelerin en derinindeki "yaşlanma saatini" de etkilediğini belirten Uzm. Dr. Duygu Keskin, telomer korumasının önemine dikkat çekti. Uzm. Dr. Duygu Keskin, “Kromozomlarımızın uçlarında bulunan ve her hücre bölünmesinde kısalan telomerler, biyolojik yaşlanmanın en net göstergelerinden biridir. Bilimsel çalışmalar, düzenli egzersizin bu yapıları koruyabildiğini gösteriyor. Özellikle haftada en az 4 gün yapılan tempolu yürüyüş, yüzme veya bisiklet gibi orta şiddetli aerobik aktiviteler, hücrelerimizin daha uzun süre genç kalmasına yardımcı olabilir. Yani her gün ayıracağınız 30-40 dakika, aslında hücrelerinizin ömrünü uzatmak için verdiğiniz bir mücadeledir" diye konuştu. Hareketsizliğin sadece kasları değil, zihni de körelttiğini vurgulayan Keskin, "Kaslarımızı korumak aslında zihnimizi korumaktır. Egzersiz sırasında beyne giden oksijen miktarının artması; hafıza, dikkat ve öğrenme gibi bilişsel işlevleri doğrudan güçlendirir. Hareketsizlik, hormon dengesizliğini tetikleyerek hem fiziksel hem de zihinsel çöküşü hızlandırır. Bu yüzden egzersizi sağlıklı yaşamın ayrılmaz bir parçası, koruyucu bir yöntem olarak değerlendirmeliyiz" dedi.

"Günde 30 dakika egzersiz yapmak yeterli"

Sadece yürümenin biyolojik saati geri döndürmek için yeterli olmadığını ifade eden Uzm. Dr. Duygu Keskin, “Biyolojik yaşı yavaşlatmak için hareketin çeşitlendirilmesi şarttır. Tek başına yürüyüş sağlıklı bir alışkanlıktır ancak tam bir 'gençleşme' için programa direnç, esneklik ve tempo eklenmelidir. Kalp hızını artıran kardiyo egzersizleri dayanıklılığı artırırken, ağırlık veya direnç çalışmaları kas kütlesini korur. Esneme hareketleri ise sakatlık riskini azaltarak vücudun esnekliğini muhafaza eder. Vakti kısıtlı olanlar için gün içine yayılan kısa 'hareket molaları' iyi bir başlangıç olsa da, kalıcı sonuç için planlı ve düzenli 30 dakikalık rutinden vazgeçilmemelidir" açıklamasını yaptı. Geleceğe yapılacak en büyük yatırımın bugünden atılan adımlar olduğunu hatırlatan Keskin, “Bugün hareket etmek için ayrılan o 30 dakika, aslında 10 yıl sonraki kendinize verebileceğiniz en değerli hediyedir. Bu hediye; daha bağımsız, daha enerjik ve kronolojik yaşından çok daha genç bir biyolojik yaşa sahip olmanızı sağlayacaktır” mesajını verdi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/gunluk-30-dakika-hareket-10-yil-sonrasina-bir-yatirim-5024.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/gunluk-30-dakika-hareket-10-yil-sonrasina-bir-yatirim-5024.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/gunluk-30-dakika-hareket-10-yil-sonrasina-bir-yatirim-5024-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/gunluk-30-dakika-hareket-10-yil-sonrasina-bir-yatirim-5024.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/gunluk-30-dakika-hareket-10-yil-sonrasina-bir-yatirim/3420/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Apr 2026 14:09:31 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sağlık Haftası'nda Bayraklı'da Vatandaşlara Ücretsiz Sağlık Kontrolü]]></title>
			<description><![CDATA[Bayraklı Belediyesi, Dünya Sağlık Haftası kapsamında düzenlediği etkinliklerle sağlık hizmetlerini vatandaşla buluşturdu. İlçenin farklı noktalarında kurulan stantlarda gün boyu süren uygulamalarda yüzlerce kişiye ücretsiz sağlık hizmeti sunuldu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sevgi Yolu ve 100. Yıl Matematik ve Zeka Oyunları Parkı’nda yapılan etkinliklerde vatandaşların tansiyon ve kan şekeri ölçümleri yapılırken, sağlıklı yaşam konusunda bilgilendirmelerde bulunuldu. Kurulan stantlarda görev alan sağlık ekipleri, erken teşhisin önemine dikkat çekerek vatandaşlara rehberlik etti.

Sağlık hizmetleri yıl boyu sürüyor

Bayraklı Belediyesi, yalnızca özel günlerde değil yıl boyunca sürdürdüğü sağlık hizmetleriyle de vatandaşların yanında olmaya devam ediyor. İlçe genelinde sunulan temel sağlık hizmetlerinin yanı sıra, 7 ayrı noktada hizmet veren ağız ve diş sağlığı kliniklerinde vatandaşlara ücretsiz tedavi imkânı sunuluyor. Evde hasta ziyareti hizmetleri kapsamında ise yaşlı, engelli ve yatağa bağımlı vatandaşlara düzenli sağlık desteği sağlanıyor.

Başkan Önal: “Koruyucu sağlık hizmetlerini önemsiyoruz”

Bayraklı Belediye Başkanı İrfan Önal, sağlık hizmetlerinin toplum sağlığı açısından büyük önem taşıdığını belirterek, “Amacımız; yalnızca tedavi eden değil, aynı zamanda hastalıkların önüne geçen bir anlayışı yaygınlaştırmak. Bayraklı’da her yaştan vatandaşımızın sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırmaya devam edeceğiz” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/saglik-haftasi-nda-bayrakli-da-vatandaslara-saglik-kontrolu-9219.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/saglik-haftasi-nda-bayrakli-da-vatandaslara-saglik-kontrolu-9219.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/saglik-haftasi-nda-bayrakli-da-vatandaslara-saglik-kontrolu-9219-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/saglik-haftasi-nda-bayrakli-da-vatandaslara-saglik-kontrolu-9219.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/saglik-haftasi-nda-bayrakli-da-vatandaslara-saglik-kontrolu/3410/</link>
			<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 14:56:10 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA['Güneşten Nasıl Korunmalıyız' Konusu Ele Alındı]]></title>
			<description><![CDATA[Bilim Kafe Sohbetleri kapsamında “Bilimin Işığında Güneşten Nasıl Korunmalıyız?” başlıklı etkinlik düzenlendi. Gebeler, çocuklar ve yaşlı bireylerin güneşten korunma konusunda daha hassas davranması gerektiğini ifade eden Çalıkoğlu, “Altı aydan küçük bebeklerde güneş koruyucu ürün kullanımı önerilmemektedir. Bunun yerine, uzun kollu kıyafetler tercih edilmeli ve fiziksel koruma yöntemleri uygulanmalıdır. Ayrıca, sprey formdaki ürünler çocuklar ve bebekler için kesinlikle önerilmemektedir,” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) Bilim İletişimi Ofisi projesi kapsamında Dokuz Eylül Üniversitesi'nde (DEÜ) düzenlenen Bilim Kafe Sohbetlerinin 6’ncı buluşması, Rektörlük Yerleşkesi Eylül Bilim Kafede yapıldı. Etkinlikte, DEÜ Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Deri ve Zührevi Hastalıklar Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Emel Çalıkoğlu, güneş ışınlarının cilt sağlığı üzerindeki etkileri, doğru korunma yöntemleri ve sağlıklı sınırlar üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Programa; DEÜ Genel Sekreter V. Prof. Dr. Dündar Yener ile akademisyenler, öğrenciler ve çok sayıda vatandaş katıldı.

“BİLİM TOPLUMLA BULUŞMALI”

Programın açılış konuşmasını yapan DEÜ Genel Sekreter Vekili Prof. Dr. Dündar Yener, bilimsel bilginin toplumla buluşturulmasının önemine dikkat çekerek, “Dokuz Eylül Üniversitesi ailesi olarak bizler, bilginin yalnızca üretilmesini değil, toplumla buluşturulmasını da temel bir sorumluluk olarak görmekteyiz. Bu değerli projenin hepimiz için yol gösterici olacağına inanıyorum.” ifadelerini kullandı.

“BİLİM; DOĞRUYU GÖSTEREN, YANLIŞI AYIKLAYAN EN ÖNEMLİ REHBERDİR”

Konuşmasında güneşten korunmanın önemine de değinen Yener, “Bugün ele aldığımız ‘Bilimin Işığında Güneşten Nasıl Korunmalıyız?’ konusu, günlük yaşamda çoğu zaman farkında olmadan maruz kaldığımız ancak doğrudan sağlığımızı etkileyen önemli bir meseleyi gündeme taşımaktadır. Güneş, yaşamın temel kaynağıdır; ancak bilinçsiz ve ölçüsüz maruziyet, bu kaynağı bir risk unsuruna dönüştürebilmektedir. Bu noktada bilim; doğruyu gösteren, yanlışı ayıklayan ve bireyin yaşam kalitesini artıran en önemli rehberdir,” ifadelerini kullandı.

“GÜNEŞ, FAYDA VE RİSKİ BİRLİKTE BARINDIRIYOR”

Sunumuna “Güneşten korunma hakkında bilim ne diyor?” sorusuyla başlayan Prof. Dr. Emel Çalıkoğlu, güneş ışınlarının insan sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çekti. Güneşin yaşam kalitesini artırdığını, psikoloji üzerinde olumlu etkiler sağladığını ve D vitamini sentezi açısından önemli olduğunu belirten Çalıkoğlu, aşırı maruziyetin ise ciddi riskler barındırdığını vurguladı.

Prof. Dr. Emel Çalıkoğlu yaptığı sunumda, “Güneş ışınlarına aşırı maruz kalmak, deride lekelenme ve erken yaşlanmaya neden olabilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü, ultraviyole A (UVA) ve ultraviyole B (UVB) ışınlarını kanserojen olarak sınıflandırmaktadır,” dedi.

Güneş koruyucu ürün seçimine ilişkin de bilgi veren Çalıkoğlu, günümüzde kullanılan ürünlerin hem UVA hem de UVB ışınlarına karşı koruma sağlaması gerektiğini belirterek, “Ürün tercih ederken geniş spektrumlu koruma sağlayıp sağlamadığına dikkat edilmelidir. Dünya Sağlık Örgütü, en az 30 faktörlü koruyucu ürünlerin kullanılmasını önermektedir,” ifadelerini kullandı.

Oksibenzon içeren kimyasal ürünler ile sprey formdaki güneş koruyucuların kullanımından kaçınılması gerektiğini vurgulayan Çalıkoğlu, özellikle çocuklar ve bebekler için bu tür ürünlerin uygun olmadığını vurguladı.

“RİSK GRUPLARI DAHA DİKKATLİ OLMALI”

Gebeler, çocuklar ve yaşlı bireylerin güneşten korunma konusunda daha hassas davranması gerektiğini ifade eden Çalıkoğlu, “Altı aydan küçük bebeklerde güneş koruyucu ürün kullanımı önerilmemektedir. Bunun yerine, uzun kollu kıyafetler tercih edilmeli ve fiziksel koruma yöntemleri uygulanmalıdır. Ayrıca, sprey formdaki ürünler çocuklar ve bebekler için kesinlikle önerilmemektedir,” dedi.

Bilim Kafe Sohbetleri, katılımcıların sorularının yanıtlandığı interaktif bölümün ardından sona erdi. Programın sonunda, DEÜ Genel Sekreter Vekili Prof. Dr. Dündar Yener tarafından Prof. Dr. Emel Çalıkoğlu’na teşekkür belgesi takdim edildi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/gunesten-nasil-korunmaliyiz-konusu-ele-alindi-411.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/gunesten-nasil-korunmaliyiz-konusu-ele-alindi-411.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/gunesten-nasil-korunmaliyiz-konusu-ele-alindi-411-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/04/gunesten-nasil-korunmaliyiz-konusu-ele-alindi-411.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/gunesten-nasil-korunmaliyiz-konusu-ele-alindi/3407/</link>
			<pubDate>Sun, 12 Apr 2026 17:57:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Tiroit Sağlığı İçin 7 Önemli Öneri]]></title>
			<description><![CDATA[Medicana Sağlık Grubu Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, çoğu zaman başka hastalıklarla karıştırılan tiroit belirtilerinin vücudun dengesini sessizce bozabildiğini belirterek, “Uzun süren halsizlik, ani kilo değişimleri ve çarpıntı gibi şikâyetler basit görülmemeli” dedi. Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, erken tanı ve düzenli kontrollerle ciddi sağlık sorunlarının önüne geçilebileceğini vurguladı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Tiroit hastalıklarının çoğu zaman fark edilmeden ilerlediğini belirten Medicana International İzmir Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysel Mammadyarzada, uzun süren halsizlik, ani kilo değişimleri ve çarpıntı gibi belirtilerin basit semptomlar olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. Tiroit bezinin vücudun enerji üretimi, ısı dengesi ve organların çalışma hızını yönettiğini ifade eden Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Bu küçük bez, aslında metabolizmanın ritmini belirler. Bu ritimdeki en küçük sapma bile tüm sistemi etkileyebilir” dedi.

Belirtiler çoğu zaman başka hastalıklarla karıştırılıyor

Tiroit hormonlarının fazla ya da yetersiz salgılanmasının vücutta farklı etkiler meydana getirdiğini belirten Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Tiroit hormonlarının fazla salgılandığı durumlarda vücut adeta hızlanır; çarpıntı, kilo kaybı, aşırı terleme ve sinirlilik gibi belirtiler ortaya çıkar. Bu tablo ilerlediğinde nefes darlığı, kalp sorunları ve kemik erimesi gibi ciddi komplikasyonlara zemin hazırlayabilir. Buna karşılık hormonların yetersiz olduğu durumlarda vücut yavaşlar; yorgunluk, üşüme, cilt kuruluğu ve kabızlık gibi şikâyetler görülür. Bu belirtiler çoğu zaman farklı hastalıklarla karıştırıldığı için tanı gecikebilir” ifadelerini kullandı.

Halsizlik ve kilo değişimine dikkat

Halsizlik ve kilo değişiminin tek başına birçok farklı nedene bağlı olabileceğini ancak tiroit hastalıklarında da sık görüldüğünü belirten Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Bu tür şikâyetler uzun sürüyorsa mutlaka değerlendirilmelidir. Özellikle açıklanamayan kilo kaybı ya da artışı, altta yatan hormonal bir sorunun işareti olabilir” diye konuştu. Tiroit hastalıklarının kadınlarda erkeklere oranla 5 ila 8 kat daha fazla görüldüğünü ifade eden Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, bu nedenle kadınların belirtiler konusunda daha dikkatli olması gerektiğini belirtti.

Basit bir kan testi...

Tiroit hastalıklarının tanısında doğru testlerin önemine dikkat çeken Endokrinoloji Uzmanı Dr. Aysel Mammadyarzada, “Herhangi bir şikâyeti olmayan bireylerde tarama amacıyla TSH testi genellikle yeterlidir. TSH normal ise ek incelemeye gerek olmayabilir. Ancak hipotiroidi veya hipertiroidi belirtileri varsa TSH ile birlikte serbest T4, gerekli durumlarda T3 düzeylerinin de değerlendirilmesi gerekir” dedi. Tiroit bezinin kalp ve metabolizma üzerindeki etkilerine değinen Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, sözlerine şöyle devam etti: “Tiroit bezinin az çalıştığı durumlarda metabolizma yavaşlar, kalp atım hızı düşer ve ileri vakalarda vücutta sıvı birikimi görülebilir. Fazla çalıştığında ise kalp hızlanır, kilo kaybı ve sinirlilik hali ortaya çıkar. Bu nedenle tiroit hastalıkları sadece hormonlarla sınırlı değil, tüm vücudu etkileyen sistemik bir sorundur. Hipotiroidi tedavi edilmezse yorgunluk, kilo artışı ve depresyon gibi şikâyetler artar; kalp ritim bozuklukları ve vücutta sıvı birikimi gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Hipertiroidi ise kontrol altına alınmadığında çarpıntı, kas zayıflığı ve kemik erimesi riskini artırır, uzun vadede kalp yetmezliğine kadar ilerleyebilir. Kısacası tedavi edilmeyen tiroit hastalıkları, yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilir. Belirti olmadığı durumlarda 3-5 yılda bir TSH testi yapılabilir. Risk grubundaki kişilerde bu süre kısalmalıdır. Tiroit hastalığı tanısı alan bireylerde ise tedavi sürecine göre daha sık takip gerekebilir.”

Tiroit sağlığı için 7 önemli öneri

Tiroit sağlığını korumak için yaşam tarzının büyük önem taşıdığını belirten Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, sözlerini şöyle tamamladı: “İyot açısından yeterli beslenmek, dengeli ve çeşitli gıdalar tüketmek, aşırı işlenmiş gıdalardan kaçınmak, düzenli egzersiz yapmak ve sağlıklı kiloyu korumak tiroit fonksiyonlarını destekler. Ayrıca stresin kontrol altına alınması, sigara ve alkol tüketiminin sınırlandırılması da büyük önem taşır.”

Anti-TPO ve Anti-Tg nedir?

Anti-TPO adlı enzime karşı gelişen antikorlar kronik otoimmün tiroidli hastaların çoğunda saptanabilmektedir. Aşikar primer hipotiroidisi olan hastaların büyük kısmında OİTH bulunduğu bilinse de tanı için anti-TPO ölçümünün katkısı yine de önemli olabilir. Subklinik hipotiroidisi saptanan hastalarda kalıcı hipotiroidiye ilerlemeyi öngördürmesi açısından anti-TPO ölçümü önem kazanır. AntiTPO, Hashimoto tiroiditi tanısının konulmasında değerli olmakla beraber, postpartum tiroitit ve Graves hastalığında da saptanmaktadır, fakat nadiren bu hastalıklarda tanıya katkıda bulunur. OİTH açısından riskli gruplarda (Tip1 diyabet, ailevi otoimmün hastalıklar vb) gebelik öncesi ve/veya gebelikte anti-TPO varlığının saptanması, gebelikte tiroidi hedeflerinin belirlenmesi açısından önemlidir ve gerekli hallerde tedavinin önünü açacaktır.

OİTH olan ve anti-TPO pozitifliği bulunan çoğu hastada anti-Tg de yüksek bulunacağından bu antikor tanıya fazla bir katkı sağlamamaktadır. Ancak anti-Tg ölçüm yöntemleri ne yazık ki çok güvenilir değildir ve bazen var olan anti-Tg’yi gösterememektedirler. Düşük derecede anti-Tg titreleri yaşlılarda ve başka otoimmün hastalıkları olanlarda da görülebilir. Bu nedenle OİTH’de rutin anti-Tg bakılması önerilmez.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/tiroit-sagligi-icin-7-onemli-oneri-8533.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/tiroit-sagligi-icin-7-onemli-oneri-8533.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/tiroit-sagligi-icin-7-onemli-oneri-8533-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/tiroit-sagligi-icin-7-onemli-oneri-8533.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/tiroit-sagligi-icin-7-onemli-oneri/3363/</link>
			<pubDate>Tue, 31 Mar 2026 15:45:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Glokomun, Kalıcı Görme Kaybına Yol Açabiliyor]]></title>
			<description><![CDATA[Medicana Sağlık Grubu Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Bilgin, glokomun çoğu zaman hiçbir belirti vermeden ilerlediğini ve fark edilmediğinde kalıcı görme kaybına yol açabildiğini belirterek önemli uyarılarda bulundu. Glokomun, görme sinirinin ilerleyici hasarı ile karakterize kronik bir hastalık olduğunu ifade eden Doç. Dr. Sinan Bilgin, hastalığın genellikle göz içi basıncı yüksekliği ile ilişkili olduğunu ancak normal basınçta da gelişebildiğini söyledi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Glokomun tıpta “gözün sessiz hırsızı” olarak adlandırıldığını belirten Medicana International İzmir Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Bilgin, “Glokom genellikle ağrı yapmaz, erken dönemde görmeyi etkilemez ve merkezi görme uzun süre korunur. Görme kaybı periferden başlar ve hasta bunu fark etmeden ilerler. Çoğu zaman hastalar, hastalık ciddi seviyeye gelene kadar bir problem olduğunu anlamaz” dedi. Bu nedenle glokomun, dünya genelinde geri dönüşsüz körlüğün en önemli nedenlerinden biri olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Sinan Bilgin, glokomun görme sinirine verdiği hasarın kalıcı olduğuna dikkat çekti.

Doç. Dr. Sinan Bilgin, göz içi basıncındaki artış ve bazı dolaşım bozukluklarının, optik sinir liflerinde hasara yol açabildiğini belirterek, “Bu süreçte sinir hücreleri kaybedilir ve görme alanı giderek daralır. Glokomda oluşan hasar ne yazık ki geri döndürülemez. Bu yüzden tedavide amacımız kaybı geri getirmek değil, hastalığın ilerlemesini durdurmak veya yavaşlatmaktır” dedi.

"Belirti vermemesi en büyük risk"

Glokomun en tehlikeli yönlerinden birinin belirti vermemesi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Sinan Bilgin, hastaların genellikle ileri evrede başvurduğunu belirterek, “Periferik görme kaybı günlük yaşamda kolay fark edilmez. Beyin eksik alanları tamamlar, diğer göz de durumu telafi eder. Hastalar çoğunlukla görme alanının ciddi oranda daraldığı, yani tünel görmenin başladığı dönemde durumu fark eder. Bu aşamada ise hasarın önemli bir kısmı kalıcıdır” ifadelerini kullandı. Glokom gelişiminde bazı risk faktörlerinin öne çıktığını belirten Doç. Dr. Sinan Bilgin, sözlerine şöyle devam etti: “Yüksek göz içi basıncı, 40 yaş üzeri olmak ve ailede glokom öyküsü bulunması en güçlü risk faktörleridir. Aile öyküsü olan bireylerde risk birkaç kat artar. Bunun yanında diyabet, hipertansiyon, migren, yüksek miyopi ve uzun süreli steroid kullanımı da riski artırabilir.”

"Erken tanı ile görme kaybı önlenebilir"

Glokomun erken teşhis edildiğinde kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Sinan Bilgin, “Glokom erken dönemde tespit edildiğinde, uygun tedavi ile hastalığın ilerlemesini büyük ölçüde durdurmak mümkündür. Tedavide göz damlaları, lazer uygulamaları ve cerrahi yöntemlerle göz içi basıncını güvenli seviyeye düşürmeyi hedefliyoruz” dedi. Özellikle 40 yaş üzerindeki bireylerin düzenli göz kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Sinan Bilgin, sözlerini şu uyarıyla tamamladı: “Glokom sinsi ilerleyen ve geri dönüşü olmayan hasar bırakan bir hastalıktır. Ancak erken tanı ve doğru tedavi ile körlük büyük oranda önlenebilir. Bu nedenle hiçbir şikâyet olmasa bile düzenli göz muayenesi yaptırmak hayati önem taşır.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/glokomun-kalici-gorme-kaybina-yol-acabiliyor-1832.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/glokomun-kalici-gorme-kaybina-yol-acabiliyor-1832.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/glokomun-kalici-gorme-kaybina-yol-acabiliyor-1832-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/glokomun-kalici-gorme-kaybina-yol-acabiliyor-1832.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/glokomun-kalici-gorme-kaybina-yol-acabiliyor/3342/</link>
			<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 17:31:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA['Kolonoskopi İçin Belirti Beklemeyin' Uyarısı]]></title>
			<description><![CDATA[Mart ayı, dünya genelinde kolon kanserine karşı bilinç oluşturmak amacıyla Kolon Kanseri Farkındalık Ayı olarak anılıyor. Kolon kanseri ve...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Mart ayı, dünya genelinde kolon kanserine karşı bilinç oluşturmak amacıyla Kolon Kanseri Farkındalık Ayı olarak anılıyor. Kolon kanseri ve kolonoskopiye ilişkin bilgilerini paylaşan Medicana Sağlık Grubu Gastroenteroloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Bülent Şengül, kolonoskopinin bu konuda önleyici bir tedbir olabileceğinin altını çizdi, “Kolonoskopi kontrolleri sizlere kolon kansersiz bir yaşam sunabilir” mesajını verdi.

Mart ayı, kolon kanserine dikkat çekmek ve toplumda erken tanı bilincini artırmak amacıyla Kolon Kanseri Farkındalık Ayı olarak anılıyor. Türkiye’de en sık görülen kanser türleri arasında üçüncü sırada yer alan ve görülme yaşı giderek düşen kolon kanseri, çoğu zaman erken evrede belirti vermeden ilerliyor. Bu nedenle düzenli tarama ve kolonoskopi kontrollerinin kanserleşme potansiyeli taşıyan poliplerin erken dönemde tespit edilmesinde ve hastalık başlamadan önlenmesinde büyük fayda sağladığını vurgulayan Medicana International İzmir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Uzm. Dr. Bülent Şengül, kolon kanserine karşı dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili detaylı bilgi verdi.

Genç yaş grubu da tanı almaya başladı

Kolon kanserinin kadın ve erkekte görülme sıklığının aynı olduğunu dile getiren Uzm. Dr. Bülent Şengül, “Eskiden ileri yaş hastalığı olarak bilinen bu kanser türünde görülme yaşı son yıllarda giderek düşmekte ve genç yaş grubunda tanı konulan olgu sayısı giderek artmaktadır” dedi. Kolon kanserine karşı dikkat edilmesi gereken hususları aktaran Uzm. Dr. Bülent Şengül, “Akdeniz tipi beslenme riski azaltır. Hayvansal yağ ve kırmızı etten zengin beslenmek, işlenmiş ve katkılı et ürünlerini fazlaca tüketmek riski artırır. Sigara ve alkol kullanımı riski artırır. Fazla kilolarınızdan kurtulmak riski azaltır. Düzenli egzersiz ve spor riski azaltır, hareketsiz yaşam tarzı riski artırır. Kolonoskopi ve gaitada gizli kan testi gibi tarama testleri hayati öneme sahiptir” açıklamasını yaptı.

Şikayet oluşmasını beklemeyin

Kolon kanserine karşı en güçlü yöntemin düzenli kontrol olduğunu belirten Uzm. Dr. Bülent Şengül, şu ifadeleri kullandı: “45 yaş ve üzerindeki kişiler herhangi bir şikâyet ya da bulgu olmasını beklemeden kolonoskopi kontrolü yaptırmalıdırlar. Ailesinde kolon kanseri, meme kanseri, yumurtalık ve rahim kanseri öyküsü olan kişiler ise daha erken yaşlarda kolonoskopi kontrollerine başlamalıdırlar. Bu kanser gruplarında genetik yatkınlık önemli rol oynamaktadır. Kolon kanserlerinin büyük çoğunluğu polip denilen bağırsak içerisindeki et beni şeklindeki iyi huylu küçük lezyonların zamanla büyümesi ve ilerlemesi sonucu oluşmaktadır. Erken yaşlarda başlanan ve birkaç yıl aralarla düzenli olarak yaptırılan kolonoskopi kontrollerinde polip saptanırsa bu yapılar özel bir yöntemle kesilerek bağırsaktan uzaklaştırılmakta ve bu polipten yola çıkarak gelişebilecek bir kolon kanseri süreci daha başlamadan sona erdirilmektedir."

Şengül, öte yandan bu hastalık genelde ilk zamanlarda sinsi seyredip geç evrelerde belirti vermeye başladığı için herhangi bir şikâyet olmaksızın yaptırılan kolonoskopi kontrolünün hastalığın erken evrede saptanmasına olanak sağlamada öneme sahip olduğunu ifade etti.

Makattan kanamalara dikkat

Kolonoskopi yapılması gereken durumlara ilişkin de bilgi veren Uzm. Dr. Bülent Şengül, 45 yaş ve üzerindeki kadın–erkek ayrımı olmaksızın herkesin düzenli tarama yaptırması gerektiğini belirtti. Uzm. Dr. Bülent Şengül, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ailesinde, birinci derece yakınlarında kolon kanseri ya da kolon polip öyküsü bulunanların, daha önce kendisinde kolon kanseri veya polip saptananlar, 10 yıldan uzun süredir iltihabi bağırsak hastalığı olanlar risk grubunda yer alıyor. Ayrıca karın ağrısı, kilo kaybı, bağırsak alışkanlığında değişiklik (normal seyrederken kabızlık ya da ishal gelişmesi), demir eksikliği anemisi, gaitada gizli kan testi pozitifliği, dışkıda taze kan görülmesi veya makattan kanama gibi belirtiler varlığında gecikmeden kolonoskopi yapılması öneriliyor. Kişinin kendisinde ya da yakınlarında meme, yumurtalık veya rahim kanseri öyküsü bulunması da dikkate alınması gereken önemli risk faktörleri arasında yer alıyor.”

Uzm. Dr. Bülent Şengül, makattan kanamanın çoğu zaman hemoroid kaynaklı sanılarak önemsenmediğini söyleyerek, “Bu yaklaşım, kolorektal kanser tanısında gecikmeye yol açabiliyor. Tanıdaki her gecikme, hastalığın ilerlemesine ve tedavi seçeneklerinin azalmasına neden olabilir. Daha önce hemoroid tanısı almış olsanız bile makattan kanama durumunda mutlaka bir uzmana başvurarak kolonoskopi kontrolü talep edin." ifadelerini kullandı.

Şengül, kolonoskopi yapılmadan geçen zamanın aleyhe işleyebilieceği ve tedavi imkanlarını azaltabileceği uyarısında bulundu.


Tahmini okuma suresi: 4 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/kolonoskopi-icin-belirti-beklemeyin-uyarisi-5506.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/kolonoskopi-icin-belirti-beklemeyin-uyarisi-5506.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/kolonoskopi-icin-belirti-beklemeyin-uyarisi-5506-t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/kolonoskopi-icin-belirti-beklemeyin-uyarisi-5506.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/kolonoskopi-icin-belirti-beklemeyin-uyarisi/3288/</link>
			<pubDate>Tue, 17 Mar 2026 15:43:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[DEÜ İyi Hekimlik Uygulamaları ve Simülasyon Merkezi Açıldı]]></title>
			<description><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), tıp eğitiminde uygulamalı öğrenmeyi güçlendirmek ve öğrencilerin mesleki becerilerini geliştirmek amacıyla kurulan İyi Hekimlik Uygulamaları ve Simülasyon Merkezini düzenlenen törenle hizmete açtı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) 15 Temmuz Sağlık Yerleşkesinde kurulan İyi Hekimlik Uygulamaları ve Simülasyon Merkezi, düzenlenen törenle hizmete açıldı. Merkez, öğrencilerin klinik becerilerini güvenli ve gerçekçi simülasyon ortamlarında geliştirmelerini hedeflerken; çağdaş tıp eğitimi anlayışı doğrultusunda uygulamalı öğrenme süreçlerine önemli katkılar sunacak.

Açılış törenine; Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Serdar Bayrak, Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Tuğra Gençpınar ile akademisyenler, sağlık profesyonelleri ve öğrenciler katıldı.

“NİTELİKLİ HEKİM YETİŞTİRME VİZYONUMUZA GÜÇLÜ KATKI”

Açılış töreninde konuşan Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, merkezin açılmasının Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinin nitelikli hekim yetiştirme vizyonunun önemli bir göstergesi olduğunu belirterek, “Modern eğitim altyapısı ile donatılan merkezimiz, öğrencilerimizin klinik becerilerini güvenli ve gerçekçi simülasyon ortamlarında geliştirmelerine olanak sağlayarak nitelikli hekim yetiştirme hedefimize önemli katkı sağlayacak. Tıp eğitiminde uygulamalı öğrenmeyi güçlendirecek bu merkez, 48. Yılını kutlayan fakültemizin vizyonunun önemli bir göstergesi,” dedi.

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesinin Türkiye’nin sağlık sistemine sunduğu katkılara da değinen Prof. Dr. Bayram Yılmaz, 15 Temmuz Sağlık Yerleşkesini uluslararası ölçekte örnek gösterilen merkezlerden biri haline getirme hedefi doğrultusunda çalışmaların sürdüğünü belirtti. Rektör Yılmaz, Dokuz Eylül Üniversitesi olarak sağlık alanında yürütülen bilimsel çalışmalar ve ileri düzey sağlık hizmetleriyle toplum sağlığına katkı sunmaya devam edeceklerini ifade etti.

“SİMÜLASYON TEMELLİ EĞİTİM BÜYÜK ÖNEM TAŞIYOR”

DEÜ Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Serdar Bayrak ise tıp eğitiminde uygulamalı öğrenmenin önemine dikkat çekerek, simülasyon temelli eğitim modelinin öğrencilerin klinik becerilerini geliştirmesinde kritik rol oynadığını ifade etti.

Prof. Dr. Serdar Bayrak yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Bu merkez, yalnızca teknik becerilerin değil; ekip çalışması, iletişim ve klinik karar verme süreçlerinin de güçlendirilmesine katkı sağlayacaktır. Fakültemizin çağdaş tıp eğitimi anlayışı doğrultusunda önemli bir kazanım olan bu merkez, nitelikli hekim yetiştirme hedefimize güçlü bir destek sunacaktır.”

Modern eğitim altyapısıyla donatılan İyi Hekimlik Uygulamaları ve Simülasyon Merkezi, öğrencilerin klinik becerilerini geliştirebilecekleri gerçekçi simülasyon ortamlarıyla dikkat çekiyor. Merkezde, öğrencilerin hasta güvenliği odaklı eğitim alabilecekleri uygulama alanları bulunurken; ekip çalışması, iletişim ve klinik karar verme becerilerinin geliştirilmesine yönelik eğitim süreçleri de desteklenecek.

Açılış töreni, kurdele kesiminin ardından merkezin teknik altyapısına ilişkin yapılan incelemeler ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/deu-iyi-hekimlik-uygulamalari-ve-simulasyon-merkezi-acildi-5442.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/deu-iyi-hekimlik-uygulamalari-ve-simulasyon-merkezi-acildi-5442.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/deu-iyi-hekimlik-uygulamalari-ve-simulasyon-merkezi-acildi-5442-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/deu-iyi-hekimlik-uygulamalari-ve-simulasyon-merkezi-acildi-5442.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/deu-iyi-hekimlik-uygulamalari-ve-simulasyon-merkezi-acildi/3285/</link>
			<pubDate>Tue, 17 Mar 2026 14:36:51 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA['Obeziteye Karşı Sadece Diyet Yapmak Yeterli Değil' Uyarısı]]></title>
			<description><![CDATA[Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde giderek artış gösteren obeziteye karşı uzmanlar, sadece diyet yapmanın yeterli olmadığına dikkat çekiliyor. Obezite tedavisinde yalnızca kilo kaybına odaklanmanın yeterli olmadığına vurgu yapan Medicana Sağlık Grubu uzmanları, obeziteye karşı kalıcı başarı için metabolik ve hormonal dengenin sağlanması, organ sağlığının korunması ve yaşam tarzının sürdürülebilir şekilde değiştirilmesi gerektiğinin altını çiziyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Günümüz dünyasının en önemli halk sağlığı sorunlarından biri olan obezite, Türkiye’de de çocuk, ergen ve yetişkinlerde artış göstermektedir. Türkiye Obezite Araştırma Derneği verilerine göre; ülkede her 3 kişiden 1’nin obezitesi bulunmaktadır. Sadece fazla kilo ve estetik kaygıları değil, beraberinde insülin direnci, diyabet, kalp-damar hastalıkları, yağlı karaciğer, böbrek hasarı ve hormonal bozukluklar gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen obeziteye karşı Medicana International İzmir Hastanesi uzmanları, dikkat edilmesi gerekenleri paylaştı. Medicana International İzmir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Seda Uşarer ile Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, obezitenin yalnızca fazla yemekle değil, uzun süreli yanlış beslenme alışkanlıkları, hormonal dengesizlikler ve psikolojik faktörlerin birlikte etkisiyle gelişen kronik ve çok yönlü bir hastalık olduğuna dikkat çekti.

"Obezite çok yönlü bir hastalıktır"

Obezitenin vücutta metabolik değişimlere neden olan kronik bir hastalık olduğunun altını çizen Medicana International İzmir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Seda Uşarer, obezitenin beraberinde getirebileceği hastalıklara değindi. Dyt. Seda Uşarer, “Yüksek kalorili, şeker ve doymuş yağ içeriği fazla, liften fakir beslenme düzeni; insülin direnci, hormonal bozukluklar ve yağ dokusunda artışa yol açar. Zamanla bu durum tip 2 diyabet, hipertansiyon, uyku apnesi, eklem problemleri ve bazı kanser türleri gibi birçok ciddi sağlık sorununa zemin hazırlar. Kalp-damar sistemi üzerinde büyük bir yük oluşturur. Yanlış beslenmeye bağlı yükselen kolesterol ve trigliserid seviyeleri damar sertliğini hızlandırarak kalp krizi riskini artırır. Karaciğerde ise yağlanma gelişebilir ve ilerleyen süreçte siroza kadar ilerleyebilir. Böbrekler açısından bakıldığında, fazla kilo böbreklerin filtrasyon yükünü artırarak kronik böbrek hastalığı riskini yükseltir. Bu nedenle obezite tedavisinde beslenme düzenlemesi yalnızca kilo değil, organ sağlığını korumak açısından da kritik önemdedir” mesajını verdi. Standart diyetlerin obezite tedavisinde çoğu zaman sürdürülebilir olmadığını söyleyen Dyt. Seda Uşarer, kişiye ve alışkanlıklarına özel hazırlanan diyet programlarının uzun vadede başarıyı artırabileceğini ifade etti.

Amaç metabolik ve hormonal dengeyi sağlamak

Medicana International İzmir Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada da obezite tedavisinde sadece kilo vermenin yeterli olmadığını dile getirerek, sözlerine şöyle devam etti: “Kilo kaybı tedavinin temel hedefidir; ancak tek başına yeterli değildir. Amaç, metabolik ve hormonal dengenin yeniden sağlanmasıdır. Çünkü bazı bireylerde kilo azalsa bile insülin direnci ve düşük dereceli inflamasyon devam edebilir. Obezitenin özellikle Tip 2 diyabetle arasında güçlü ve doğrudan bir ilişki var. Artmış yağ dokusu insülin direncine yol açar; pankreas bir süre fazla insülin üreterek dengeyi korumaya çalışır ancak zamanla beta hücreleri tükenir ve diyabet gelişir. Tiroid hormonları bazal metabolizmayı düzenler. Obez bireylerde TSH düzeyleri hafif yüksek olabilir; bu durum çoğu zaman gerçek hipotiroididen çok metabolik adaptasyonun bir yansımasıdır. Ancak mevcut hipotiroidi kilo kontrolünü zorlaştırabilir. Kısacası obezite hem hormonal bozukluklara zemin hazırlar hem de mevcut endokrin hastalıkların seyrini ağırlaştırır.”

Kalp, karaciğer ve böbrek sağlığını tehdit ediyor

Obezitenin kalp, karaciğer ve böbrek sağlığını olumsuz etkilediğini aktaran Uzm. Dr. Aysel Mammadyarzada, “Obeziteye bağlı insülin direnci ve hiperinsülinemi damar duvarında hasar oluşturur, hipertansiyonu tetikler ve ateroskleroz riskini artırır. Bu süreç kalp krizi ve inme riskini artırabiliyor. Karaciğerde yağ birikimi ile metabolik disfonksiyona bağlı yağlı karaciğer hastalığı gelişir. İlerleyen olgularda fibrozis ve siroza kadar gidebilir. Böbrekler ise artmış glomerüler basınç ve metabolik yük nedeniyle zamanla hasar görebilir. Diyabet ve hipertansiyon eşlik ettiğinde kronik böbrek hastalığı riski katlanarak artabilir. Yani hormonal bozulma, damar hasarı üzerinden çoklu organ etkisine dönüşebilir” diye konuştu.

Obezitenin çok yönlü bir hastalık olduğunu dile getiren Diyetisyen Seda Uşarer, “Obezitenin yalnızca diyetle çözülmesi her zaman mümkün değildir. Endokrinolog, hormonal bozukluklar ve metabolik hastalıkların değerlendirilmesini sağlar. Diyetisyen, kişiye uygun beslenme tedavisini planlar ve süreci takip eder. Psikolog ise duygusal yeme, stres kaynaklı beslenme alışkanlıkları ve motivasyonun sürdürülebilmesi açısından destek verir. Bu multidisipliner yaklaşım, obezite tedavisinde kalıcı ve sağlıklı sonuçlar elde edilmesini sağlar” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/obeziteye-karsi-sadece-diyet-yapmak-yeterli-degil-uyarisi-5414.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/obeziteye-karsi-sadece-diyet-yapmak-yeterli-degil-uyarisi-5414.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/obeziteye-karsi-sadece-diyet-yapmak-yeterli-degil-uyarisi-5414-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/obeziteye-karsi-sadece-diyet-yapmak-yeterli-degil-uyarisi-5414.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/obeziteye-karsi-sadece-diyet-yapmak-yeterli-degil-uyarisi/3268/</link>
			<pubDate>Sat, 14 Mar 2026 17:21:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA['Köşe Bucak Sağlık' Projesinin İlk Durağı Göksu Mahallesi Oldu]]></title>
			<description><![CDATA[Buca Belediyesi, koruyucu sağlık hizmetlerini mahallelere taşıyor. “Köşe Bucak Sağlık” projesiyle her hafta farklı bir noktada ücretsiz tarama başlatan belediye ekiplerinin ilk durağı Göksu Mahallesi oldu. Buca Belediye Başkanı Mimar Görkem Duman, “Tüm Bucalıları ücretsiz hizmetimizden yararlanmaya davet ediyorum" diye konuştu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Buca Belediyesi, ilçedeki yaşam kalitesini artırmak ve hastalıkların erken teşhisini sağlamak amacıyla “Köşe Bucak Sağlık” projesini uygulamaya geçirdi. Sosyal belediyecilik anlayışıyla başlatılan bu adım kapsamında, profesyonel sağlık ekipleri her hafta farklı bir mahalleye giderek vatandaşlara ücretsiz tarama hizmeti sunuyor.

Projenin ilk ayağı, geçtiğimiz pazartesi günü Göksu Mahallesi Muhtarlığı’nda verilen startla başladı. 9–13 Mart tarihleri arasında hafta içi her gün 09.30 - 12.30 ila 13.30 - 16.30 saatlerinde devam etmesi planlanan çalışma muhtarlık binasında yapılıyor. Uygulama kapsamında vatandaşlara, diyabet riskine karşı ücretsiz şeker ölçümü, hipertansiyon kontrolü için tansiyon ölçümü yapılırken ölçüm sonuçlarına göre vatandaşlara bilgilendirme yapılıyor. Belediye yetkilileri hizmetin gelecek hafta Yeşilbağlar Mahallesi’nde sürdürüleceğini açıkladılar.

BAŞKAN DUMAN’DAN ‘SAĞLIKLI BUCA’ MESAJI

Koruyucu sağlık hizmetlerinin önemine dikkat çeken Buca Belediye Başkanı Görkem Duman, "Vatandaşlarımızın sağlığı bizim için her şeyden önce geliyor. ‘Köşe Bucak Sağlık’ projemizle hastaneye gitme imkânı bulamayan ya da sağlık durumunu ihmal eden hemşehrilerimizin ayağına gidiyoruz. Amacımız sadece tedavi etmek değil, hastalıkları henüz başlamadan önleyebilmektir. Göksu Mahallemiz ile başlattığımız bu seferberlik, her hafta bir başka mahallemizde devam edecek. Tüm Bucalıları bu ücretsiz hizmetimizden yararlanmaya davet ediyorum" diye konuştu.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/kose-bucak-saglik-projesinin-ilk-duragi-goksu-mahallesi-oldu-8709.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/kose-bucak-saglik-projesinin-ilk-duragi-goksu-mahallesi-oldu-8709.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/kose-bucak-saglik-projesinin-ilk-duragi-goksu-mahallesi-oldu-8709-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/kose-bucak-saglik-projesinin-ilk-duragi-goksu-mahallesi-oldu-8709.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/kose-bucak-saglik-projesinin-ilk-duragi-goksu-mahallesi-oldu/3244/</link>
			<pubDate>Wed, 11 Mar 2026 15:20:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Demansta Her Hasta İçin Farklı Bir Yolculuk İhtimali]]></title>
			<description><![CDATA[Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, demans tanısı konulan hastaların yakınlarından en sık duyulan cümlelerden birinin “Ama hocam başkasında böyle olmamıştı” olduğunu aktardı. Uysal, demansın tek tip bir hastalık olmadığını ve her hastada farklı bir seyir izleyebildiğini belirtip, “Demans çoğu zaman tek tip bir süreç değildir. Aynı tanıyı alan iki insanın yaşadığı yolculuk, tıpkı parmak izi gibi birbirinden farklıdır. Hastalığın başlangıcından ilerleme hızına kadar pek çok faktör kişiye özgüdür” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Demansın Alzheimer hastalığı, Lewy cisimcikli demans, frontotemporal demans ve vasküler demans gibi farklı hastalıkları kapsayan bir şemsiye kavram olduğunu ifade eden Medicana International İzmir Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, klinik tablonun bu nedenle geniş bir yelpazede değerlendirildiğini belirtti. “Aynı Alzheimer tanısını alan iki kişide bile hastalık aynı kapıdan girmez” diyen Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, bazı hastalarda unutkanlığın ön planda olduğunu, bazılarında ise kelime bulma güçlüğüyle başlayan dil problemlerinin görülebildiğini söyledi. Erken dönemde öfke, içe kapanma veya şüphecilik gibi davranış değişikliklerinin de ortaya çıkabileceğini aktaran Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Bunun temel nedeni hastalığın beynin hangi bölgelerini ve hangi sırayla etkilediğidir” dedi. Demansın seyrinin kişiden kişiye değişmesinde genetik yapı, eğitim düzeyi, meslek, zihinsel ve sosyal aktiviteler, yaşam boyu maruz kalınan stres ile hipertansiyon ve diyabet gibi ek hastalıkların rol oynadığını belirten Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, bu durumu “bilişsel rezerv” kavramıyla açıkladı. “Bazı beyinler oluşan hasarı daha uzun süre telafi edebilirken, bazıları belirtileri daha erken ve belirgin şekilde ortaya koyabilir” diyen Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, bu nedenle aynı tanının her hastada aynı klinik tabloya yol açmadığını ifade etti.

"Demans sadece hafıza kaybı değildir"

Toplumda demansın çoğu zaman yalnızca unutkanlıkla ilişkilendirildiğini belirten Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, hastalığın beynin farklı bölgelerini etkilemesine bağlı olarak çok çeşitli belirtilerle ortaya çıkabildiğini söyledi. Beynin ön bölgeleri etkilendiğinde kişilik ve davranış değişikliklerinin öne çıkabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, yan bölgelerin etkilenmesi durumunda dil bozukluklarının görülebildiğini, derin beyin yapılarının etkilenmesi halinde ise dikkat sorunları, algı bozuklukları ve görsel halüsinasyonların tabloya eklenebildiğini ifade etti. Hasta yakınlarının sıkça dile getirdiği “Eskiden böyle biri değildi” sözünün anlaşılır bir tepki olduğunu belirten Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Hastalık kişinin karakterini değil, beynini değiştirir” dedi. Demansın ilerleme hızını tek bir faktörün belirlemediğini vurgulayan Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, tanı konulduğundaki hastalık evresinin, eşlik eden depresyon veya anksiyetenin, fiziksel aktivite düzeyinin, sosyal izolasyonun, tedaviye uyumun ve düzenli tıbbi takibin süreci doğrudan etkileyebildiğini söyledi. “Aynı hastalık bir kişide yıllarca yavaş ilerlerken, başka bir kişide daha kısa sürede belirgin hale gelebilir” diyen Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, bu nedenle hastalıkların birbirleriyle kıyaslanmasının doğru olmadığını ifade etti.

"Demans türleri klinik tabloyu değiştirebilir"

Alzheimer hastalığında genellikle unutkanlığın ön planda olduğunu belirten Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, frontotemporal demansta erken dönemde kişilik ve davranış değişikliklerinin görülebildiğini söyledi. Lewy cisimcikli demansta dalgalı bilinç durumu, görsel halüsinasyonlar ve parkinsonizm bulgularının eşlik edebildiğini aktaran Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, vasküler demansta ise inişli çıkışlı ve basamaklı bir seyir izlenebildiğini dile getirdi. Demans tedavisinde standart bir yaklaşımın yeterli olmayacağını da vurgulayan Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, kişiye özel yaklaşımın; hastalığın türünü, hastanın kişilik yapısını, ailenin bakım yükünü ve günlük yaşam ihtiyaçlarını birlikte değerlendirerek bireye özgü bir yol haritası oluşturmayı gerektirdiğini belirtti. “Bazen en doğru tedavi ilacı artırmak değil, bakım şeklini değiştirmektir. Bazı durumlarda ise hastadan çok hasta yakınını desteklemek gerekir” diyen Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, tedavi sürecinin bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmasının önemine işaret etti.

"Karşılaştırmak süreci zorlaştırabilir"

Hasta yakınlarının başka hastalarla kıyaslama yapmasının süreci daha da zorlaştırabileceğini ifade eden Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Komşunun annesi böyle değildi”, “Babamın hastalığı daha hızlı ilerliyor” ya da “Bu davranış normal mi?” gibi soruların tek bir yanıtı olmadığını söyledi. Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Bu süreç kişiye özeldir. Hasta yakınları bunu bildiğinde hem suçluluk duygusu azalır hem de beklentiler daha gerçekçi hale gelir. En önemlisi, hastaya yargılayarak değil anlayarak yaklaşmak mümkün olur” diye konuştu. Demansın yalnızca hastayı değil, ailenin tamamını etkileyen bir dönüşüm süreci olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, bu süreçte herkesin aynı anda farklı duygular yaşayabileceğini belirtti.

“Hastalar kaybolurken, yakınları da alıştıkları insanı yavaş yavaş yitirmenin yasını tutar” diyen Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, demans bakımında yalnızca tıbbi bilginin değil, duygusal farkındalığın da önemli olduğunu ifade etti. Toplumda en sık yapılan hatalardan birinin demansı tek bir “son” gibi görmek olduğunu belirten Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Oysa demans çoğu zaman uzun bir yolculuktur. Bu yolculukta bazı günler sakin, bazı günler fırtınalıdır. Aynı hastada bile belirtiler gün gün, saat saat değişebilir. Bugün sizi tanıyan biri yarın tanımayabilir; ancak bu, sizi sevmediği anlamına gelmez” dedi. Hastaların davranışlarının zaman zaman “inat”, “huysuzluk” ya da “bilerek yapma” gibi etiketlerle açıklanmaya çalışıldığını ifade eden Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, bu davranışların ardında çoğu zaman korku, anlayamama ve kontrol kaybı bulunduğunu söyledi.

“Beyin çevresini anlamlandıramadıkça, beden ve davranışlar alarm verir. Bu alarmı susturmanın yolu hastayla tartışmak değil; onun dünyasına biraz daha yaklaşmaktır” diyen Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, demansın tek bir hikâye olmadığını vurguladı.

Her hastanın, her ailenin ve her beynin kendine özgü bir hikâyesi olduğunu belirten Doç. Dr. Hasan Armağan Uysal, “Bizim görevimiz bu hikâyeyi yargılamadan, karşılaştırmadan ve acele etmeden dinlemektir” diyerek sözlerini tamamladı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/demansta-her-hasta-icin-farkli-bir-yolculuk-ihtimali-8296.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/demansta-her-hasta-icin-farkli-bir-yolculuk-ihtimali-8296.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/demansta-her-hasta-icin-farkli-bir-yolculuk-ihtimali-8296-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/demansta-her-hasta-icin-farkli-bir-yolculuk-ihtimali-8296.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/demansta-her-hasta-icin-farkli-bir-yolculuk-ihtimali/3219/</link>
			<pubDate>Sat, 07 Mar 2026 16:56:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Buca'da "Köşe Bucak Sağlık" Dönemi]]></title>
			<description><![CDATA[Buca Belediyesi ekiplerinin, vatandaşların sağlığını korumaya yönelik bir çalışma planladığı aktarıldı. “Köşe Bucak Sağlık” uygulamasıyla ilçedeki mahallelerde ücretsiz sağlık taramaları başlatılıyor. Proje kapsamında sağlık ekiplerinin her hafta farklı bir mahallede Bucalılarla buluşması planlanıyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İlk durağı Göksu Mahallesi Muhtarlığı olacak proje kapsamında 9–13 Mart tarihleri arasında vatandaşlara ücretsiz şeker ve tansiyon ölçümü yapılacak. Sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki ayrı zaman diliminde yapılması planlanan uygulamada, ölçümlerin ardından vatandaşlara sağlık durumları hakkında bilgilendirme de yapılacak.

“TÜM KOMŞULARIMIZI BEKLİYORUZ”

Buca Belediye Başkanı Görkem Duman, koruyucu sağlık hizmetlerinin önemine dikkat çekerek, “Sağlık, erken farkındalıkla korunabilir. Bu nedenle koruyucu sağlık hizmetlerini mahallelerimize taşıyoruz. ‘Köşe Bucak Sağlık’ uygulamasıyla ekiplerimiz Buca’nın her mahallesine giderek vatandaşlarımızın temel sağlık ölçümlerini yapacak ve gerekli bilgilendirmeyi sağlayacak. Tüm komşularımızı bu hizmetten yararlanmaya davet ediyoruz” diye konuştu.

Göksu Mahallesi Muhtarlığı’nda yapılması planlanan uygulama ile hafta boyunca 09.30–12.30 ve 13.30–16.30 saatleri arasında vatandaşlara hizmet verilecek. Buca Belediyesi yetkilileri, uygulamanın ilerleyen haftalarda ilçenin farklı mahallelerinde de sürdürüleceğini belirtti.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/buca-da-kose-bucak-saglik-donemi-7968.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/buca-da-kose-bucak-saglik-donemi-7968.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/buca-da-kose-bucak-saglik-donemi-7968-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/buca-da-kose-bucak-saglik-donemi-7968.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/buca-da-kose-bucak-saglik-donemi/3217/</link>
			<pubDate>Sat, 07 Mar 2026 15:44:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Depresyon Obezite Riskini Artırıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Psikiyatrik bozukluklar ile obezite arasında karşılıklı bir etkileşim bulunduğunu aktaran Medicana Sağlık Grubu Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Burçin Deniz, özellikle depresyonu olan bireylerde obezite riskinin yüzde 58 daha fazla olduğunu belirtti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Gelinen noktada kişinin kendini obezite ve depresyon sarmalı içinde bulabileceğini aktaran Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Psikiyatrik bozukluklar ile obezite arasında karşılıklı bir etkileşim bulunmaktadır. Mevcut bir psikiyatrik rahatsızlık obezite gelişme riskini artırabilirken, obezite de bireyde psikiyatrik bir bozukluğun ortaya çıkması açısından risk faktörü oluşturabilir. Obezite ile en sık ilişkilendirilen psikiyatrik rahatsızlıklar arasında depresyon ve yeme bozuklukları yer almaktadır” mesajını verdi.

Obezite yalnızca fazla kilodan ibaret değil; çoğu zaman ruh sağlığıyla iç içe ilerleyen karmaşık bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Araştırmalar, depresyon ile obezite arasında çift yönlü ve güçlü bir ilişki bulunduğunu ortaya koyuyor. Medicana International İzmir Hastanesi Psikoloji Uzmanı Klinik Psikolog Burçin Deniz, depresyon tanısı bulunan bireylerde obezite gelişme riskinin yüzde 58 oranında arttığına dikkat çekerek, bireylerin kendilerini zamanla ‘obezite–depresyon sarmalı’ içinde bulabildiğini vurguluyor. Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Psikiyatrik bozukluklar ile obezite arasında karşılıklı bir etkileşim bulunmaktadır. Mevcut bir psikiyatrik rahatsızlık obezite gelişme riskini artırabilirken, obezite de bireyde psikiyatrik bir bozukluğun ortaya çıkması açısından risk faktörü oluşturabilir. Obezite ile en sık ilişkilendirilen psikiyatrik rahatsızlıklar arasında depresyon ve yeme bozuklukları yer almaktadır” dedi.

Depresyon obeziteyi, obezite depresyonu tetikliyor

Obez bireylerde depresyon gelişme olasılığının; demografik özellikler ve eşlik eden sağlık sorunları gibi değişkenlerden bağımsız olarak toplum geneline kıyasla daha yüksek olabileceğini aktaran Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Bu kapsamda yaş ve cinsiyet farklılıkları, medeni durum, kronik hastalık varlığı, sosyal destek düzeyi ve ekonomik koşullar gibi etmenler kontrol edildiğinde dahi risk artışının sürdüğü belirtilmektedir” sözlerini kaydetti. Yapılan çalışmalarda obez kişilerde depresyon riskinde yüzde 55 oranında artış gözlemlendiğini benzer şekilde de depresyon tanısı alan kişilerde de obezite gelişme riskinin yüzde 58 oranında arttığını kaydeden Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Depresyonun bazı temel belirtileri obezite açısından risk oluşturabilmektedir. Depresyonun karakteristik özelliklerinden biri olan isteksizlik ve motivasyon kaybı, bireyin günlük fiziksel aktivitelerinde azalmaya yol açarak kilo artışına zemin hazırlayabilir. Bunun yanı sıra depresyon sürecinde iştah artışı görülebilmekte ve bu durum kalori alımının artmasına neden olabilmektedir. Depresyon, obez bireylerin kilo verme tedavi programlarına uyumunu olumsuz yönde etkileyebilmektedir” ifadelerini kullandı.

Toplumsal baskıdan kısır döngüye

Yeme bozuklukları içinde özellikle tıkınırcasına yeme bozukluğu, obezite gelişimi açısından önemli bir risk faktörü olarak öne çıktığını aktaran Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Araştırmalar, toplumsal zayıflık idealine yönelik baskıların ironik biçimde aşırı yeme davranışını tetikleyebildiğini gösteriyor. Diyetle başlayan süreç, irade ve özdenetimin zayıfladığı durumlarda kontrolsüz yeme ataklarına dönüşebiliyor. Depresyon, düşük benlik saygısı ve akran desteğinin yetersizliği de bu tabloyu ağırlaştıran etkenler arasında yer alıyor. Özellikle çocuk ve ergenlerde dışlanma, olumsuz duyguları artırarak tıkınırcasına yeme davranışını pekiştirebiliyor. Böylece kilo artışı, depresif belirtiler ve sosyal geri çekilme birbirini besleyen bir kısır döngüye dönüşebiliyor” diye konuştu.

Stres karşısında beyin sağlıksız besleniyor

Stresli ve duygusal olarak zorlayıcı dönemlerde birçok kişinin yüksek yağ ve karbonhidrat içeren besinlere yönelebildiğini dile getiren Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Stresli ya da üzgün olunan dönemlerde bazı bireylerin yeme davranışında artış gözlenebilmektedir. Bu durum çoğu zaman özellikle yağ ve karbonhidrat içeriği yüksek besinlere yönelim şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yoğun stres altında çalışan bireylerin, daha az stres yaşayanlara kıyasla sağlıklı besinleri daha az tercih ettikleri ve yağ oranı yüksek yiyecekleri daha sık tükettikleri bildirilmektedir. Kaygı, öfke, sıkıntı ve depresif duygular aşırı yeme davranışını tetikleyebiliyor. Yeme eylemi kısa süreli bir rahatlama sağladığı için bu davranış pekişiyor ve sürdürülebilir hale geliyor. Bu nedenle obezite tedavisinde yalnızca diyet ve egzersiz değil, psikolojik destek de kritik önem taşıyor. Özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi, kilo alımına neden olan düşünce ve davranış kalıplarını yeniden yapılandırarak kalıcı kilo kontrolüne katkı sağlıyor” mesajını verdi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/depresyon-obezite-riskini-artiriyor-9945.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/depresyon-obezite-riskini-artiriyor-9945.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/depresyon-obezite-riskini-artiriyor-9945-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/03/depresyon-obezite-riskini-artiriyor-9945.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/depresyon-obezite-riskini-artiriyor/3209/</link>
			<pubDate>Thu, 05 Mar 2026 15:51:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[DEÜ Kalp Ritim Bozuklukları Uygulama ve Araştırma Merkezi Açıldı]]></title>
			<description><![CDATA[DEÜ Kalp Ritim Bozuklukları Uygulama ve Araştırma Merkezinin (ARİTMİ) yeni binası, düzenlenen törenle açıldı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), Kalp Ritim Bozuklukları Uygulama ve Araştırma Merkezi (ARİTMİ) için uygulamaya geçirilen yeni hizmet binasını düzenlenen törenle hizmete açtı. 15 Temmuz Sağlık Yerleşkesinde hizmet vermeye başlayan yeni binanın hem akademik çalışmalara hem de ileri düzey sağlık hizmetlerine modern bir altyapı sunmasının beklendiği aktarıldı.

Yapılan açılış törenine; DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, DEÜ Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Serdar Aybek, DEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Tuğra Gençpınar ile çok sayıda akademisyen, hekim ve öğrenci katıldı.

Törende konuşan DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, merkezin kuruluş sürecinde ve uluslararası ölçekte referans bir merkez haline gelmesinde önemli katkıları bulunan Prof. Dr. Emin Evren Özcan’a teşekkür etti.

“NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETİ SAĞLAMA KONUSUNDA KARARLIYIZ”

Üniversite yönetimi olarak hem akademik kadronun hem de sağlık hizmeti bekleyen vatandaşların en yüksek standartta hizmet alabilmesi için çalıştıklarını vurgulayan Rektör Yılmaz, “Çalışan, üreten hocalarımızın en iyi koşullarda bilimsel yetkinliklerini ortaya koyabileceği ve vatandaşlarımıza nitelikli sağlık hizmeti sunabileceği imkânları sağlama konusunda kararlıyız,” ifadelerini kullandı.

“TOPLUM SAĞLIĞINA KATKI SUNMAYI SÜRDÜRECEĞİZ”

Rektör Yılmaz, açıklamalarını şu sözlerle sürdürdü:

“Biz çalışan arkadaşlarımızın hizmetkârıyız. Hiçbir uzmanımızı, hiçbir hemşiremizi, hiçbir memurumuzu, hiçbir mühendisimizi, hiçbir hocamızı kaybetmek istemiyoruz. Fiziksel imkânlarımız zaman zaman sınırlı olsa da akademik ve sağlık kadromuzun hak ettiği fiziki şartlara kavuşmasının yakın olduğuna inanıyoruz. Bu merkezin uluslararası seviyeye taşınmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyor, yeni hizmet binamızın hayırlı olmasını diliyorum. Dokuz Eylül Üniversitesi olarak, sağlık alanında yürüttüğümüz nitelikli bilimsel çalışmalar ve sunduğumuz ileri düzey sağlık hizmetleriyle toplum sağlığına katkı sunmayı sürdüreceğiz.”

Açılışın ardından yeni binada incelemelerde bulunan Rektör Prof. Dr. Bayram Yılmaz, Prof. Dr. Emin Evren Özcan’dan, merkezin sunduğu tanı ve tedavi hizmetleri ile teknik altyapıya ilişkin detaylı bilgi aldı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/deu-kalp-ritim-bozukluklari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-acildi-3282.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/deu-kalp-ritim-bozukluklari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-acildi-3282.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/deu-kalp-ritim-bozukluklari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-acildi-3282-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/deu-kalp-ritim-bozukluklari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-acildi-3282.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/deu-kalp-ritim-bozukluklari-uygulama-ve-arastirma-merkezi-acildi/3180/</link>
			<pubDate>Sat, 28 Feb 2026 17:39:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA["Ağız, Bağışıklık Sisteminin İlk Savunma Hattı"]]></title>
			<description><![CDATA[Ağız sağlığı çoğu zaman yalnızca çürüklerle ilişkilendirilse de uzmanlara göre mesele bundan çok daha kapsamlı. Ağzın, milyarlarca mikroorganizmanın yaşadığı dinamik bir ekosistem olduğunu ifade eden Medicana Sağlık Grubu Ağız ve Diş Sağlığı Bölümü’nden Uzm. Dt. Betül Bostan, bağışıklık sisteminin ilk savunma hattını oluşturan ağızdaki mikrobiyal dengenin yalnızca lokal değil, sistemik etkiler de meydana getirebildiğini vurguladı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Medicana International İzmir Hastanesi Ağız ve Diş Sağlığı Bölümü’nden Uzm. Dt. Betül Bostan, ağız mikrobiyotasının önemine dikkat çekerek, “Ağız sağlığı denildiğinde çoğumuzun aklına çürükler gelir. Oysa ağız yalnızca dişlerden ibaret değildir. İçinde milyarlarca mikroorganizmanın yaşadığı, hassas dengeler üzerine kurulu bir ekosistemdir. Bu ekosisteme ağız mikrobiyotası ya da ağız florası diyoruz. Ağız, sindirim sisteminin başlangıcı ve bağışıklık sisteminin ilk savunma hattıdır. Bu nedenle burada oluşan mikrobiyal denge tüm vücudu etkileyebilir. Ağızda bulunan mikroorganizmaların büyük bölümü yararlıdır; zararlı bakterilerin çoğalmasını engeller ve bağışıklık sistemini adeta eğitir. Sağlıklı bir ağız florası, güçlü bir bağışıklık yanıtının temel taşlarından biridir” ifadelerini kullandı.

"Floradaki bozulma sadece çürükle sınırlı değil"

Ağız florasındaki dengenin bozulmasının yalnızca çürük ve diş eti hastalıklarıyla sınırlı kalmadığını belirten Uzm. Dt. Betül Bostan, “Ağız florasındaki dengenin bozulması, çürükler ve diş eti hastalıklarıyla sonuçlanabilir. Ancak etkisi bununla sınırlı değildir. Bilimsel çalışmalar; ağız sağlığındaki bozulmaların kalp-damar hastalıkları, diyabet kontrolü, solunum yolu enfeksiyonları ve erken doğum riskiyle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ağız içindeki kronik inflamasyon, tüm vücudu etkileyebilen bir inflamatuar yük oluşturabilir” dedi. Dünya Sağlık Örgütü’nün ağız sağlığının genel sağlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını hatırlayan Uzm. Dt. Betül Bostan, “Ağız hastalıklarının dünya çapında en yaygın kronik hastalıklar arasında yer aldığı belirtilmektedir. Yani ağız, vücuttan bağımsız değildir; sistemik sağlığın bir parçasıdır” diye konuştu.

"Çocukluk dönemi mikrobiyota açısından oldukça kritik"

Çocuklarda ağız mikrobiyotasının daha hassas olduğuna dikkat çeken Uzm. Dt. Betül Bostan, erken dönemdeki alışkanlıkların uzun vadeli etkileri olabildiğine dikkat çekti. Uzm. Dt. Betül Bostan, sözlerine şöyle devam etti: “Çocukluk dönemi ağız mikrobiyotası açısından en hassas dönemdir. Doğumdan itibaren bakteriyel kolonizasyon başlar ve özellikle ilk yıllarda bu denge şekillenir. Bağışıklık sistemi henüz gelişim aşamasındadır; ağız florası daha kırılgandır. Bu dönemde sık ve kontrolsüz şeker tüketimi, gece beslenmesi sonrası temizlik yapılmaması, gereksiz antibiyotik kullanımı ve yetersiz ağız hijyeni mikrobiyal dengeyi bozabilir. Erken dönemde oluşan bu bozulmalar yalnızca süt dişlerini etkilemez. İlerleyen yaşlarda artmış çürük riski, kronik diş eti problemleri ve inflamatuar yatkınlıkla ilişkilendirilmektedir. Çocuklukta ağız sağlığına gösterilen özen, aslında gelecekteki genel sağlığa yapılan yatırımdır.”

"Antibiyotik kullanımı flora dengesini bozabilir"

Antibiyotik kullanımı, beslenme alışkanlıkları ve ağız hijyeninin ağız florası üzerindeki etkilerine de değinen Uzm. Dt. Betül Bostan şu açıklamalarda bulundu: “Antibiyotikler gereksiz ve sık kullanım faydalı bakterileri de azaltarak ağız florasının dengesini bozabilir. Beslenmede özellikle şeker tüketiminin sıklığı, miktarından daha belirleyicidir. Gün içinde tekrarlayan şeker maruziyeti zararlı bakterilerin baskın hale gelmesine yol açar. Dengeli beslenme ve düzenli ağız bakımı ise koruyucu etki sağlar. Ailelerin ilk dişten itibaren düzenli fırçalama alışkanlığı kazandırması, yaşa uygun miktarda florürlü diş macunu kullanması, şeker tüketimini sıklık açısından azaltması, gece beslenmesi sonrası mutlaka temizlik yapması, gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınması ve düzenli diş hekimi kontrollerini aksatmaması önemlidir. Burada amaç ağız içini steril hale getirmek değildir; sağlıklı mikrobiyal dengeyi korumaktır.”

Uzm. Dt. Betül Bostan, ağız sağlığının yalnızca estetik bir konu olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, “Sağlıklı bir ağız florası; güçlü bir bağışıklığın, dengeli bir inflamasyon yanıtının ve sağlıklı bir bedenin temelidir. Ağız sağlığı, genel sağlığın başlangıç noktasıdır” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/agiz-bagisiklik-sisteminin-ilk-savunma-hatti-4752.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/agiz-bagisiklik-sisteminin-ilk-savunma-hatti-4752.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/agiz-bagisiklik-sisteminin-ilk-savunma-hatti-4752-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/agiz-bagisiklik-sisteminin-ilk-savunma-hatti-4752.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/agiz-bagisiklik-sisteminin-ilk-savunma-hatti/3166/</link>
			<pubDate>Wed, 25 Feb 2026 14:18:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Prof. Dr. Suat Büket'ten Genç Yaşta Kalp Krizi Uyarısı]]></title>
			<description><![CDATA[Prof. Dr. Suat Büket, “Hastaların bir kısmı göğüs ağrısı ve kalp krizi geçirdikten sonra geliyor. Bir kısmının ailesinde koroner hastalık öyküsü var ya da lipit metabolizması bozukluğu, yani kan lipitlerinin yüksekliği bulunuyor. Bir kısmı ise asemptomatik olarak, yani hiçbir şikâyeti olmadan geliyor. Bu sıklık eskiden yüzde 5’in altındaydı. Şu anda giderek artıyor ve yüzde 10–15’e doğru çıkmaya başladı. Özellikle çok genç yaşta olan hastalar da var. Sıklık giderek artıyor” diyerek uyardı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre kardiyovasküler hastalıklar, yılda 17,9 milyon kişinin ölümüne neden olarak tüm ölümlerin yüzde 32’sini oluşturuyor. Türkiye’de ise Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ölümlerin yaklaşık yüzde 36’sı kalp ve damar hastalıklarından kaynaklanıyor. Öte yandan bağımsız kuruluşlarca yapılan diğer araştırmalara göre de kalp krizi geçiren hastaların yaklaşık yüzde 20’sinin 40 yaş altı olduğu belirtilirken, son yıllarda genç yaş grubunda kalp hastalıklarında belirgin bir artış yaşandığına dikkat çekiyor. Bu artışta hem tanı yöntemlerindeki gelişmelerin hem de yaşam tarzı değişikliklerinin etkili olduğunu vurgulayan Medicana International İzmir Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Suat Büket, genç yaş grubunda kalp ve damar hastalıklarında gözle görülür bir artış olduğunu ifade etti.

"Genç hastalarda belirgin artış var"

Prof. Dr. Suat Büket, ölüm nedenleri arasında kardiyovasküler hastalıkların ilk sırada yer aldığını, bunu kanser ve diğer onkolojik hastalıkların izlediğini belirterek, genç yaş grubunda kalp ve damar hastalıklarında gözle görülür bir artış olduğunu söyledi. Prof. Dr. Suat Büket, “Genç hastaların bir kısmı göğüs ağrısı veya kalp krizi sonrası sağlık kuruluşlarına başvururken; bir kısmında ailesel koroner arter hastalığı öyküsü ya da lipit metabolizması bozukluğu (kan yağlarının yüksekliği) bulunuyor. Dikkat çeken bir diğer nokta ise, hiçbir şikâyeti olmayan (asemptomatik) genç bireylerde de hastalığın tespit edilme oranının artması. Bu oranın geçmişte yüzde 5’in altında olduğu, günümüzde ise yüzde 10–15 seviyelerine yaklaştığı belirtiliyor” dedi.

En yaygın neden: Ateroskleroz

Prof. Dr. Suat Büket, “Damar sertliği (ateroskleroz) yalnızca kalp damarlarını değil; beyin, böbrek, bağırsak ve periferik damarları da etkileyebiliyor. Ancak hem gençlerde hem de ileri yaş grubunda en sık tutulum koroner damarlarda görülüyor. Aterosklerozun doğumdan itibaren başlayabildiği, ancak uzun süre belirti vermeden ilerleyebildiği ifade ediliyor. Hastalık çoğu zaman asemptomatik dönemde gelişiyor; ilerleyen aşamalarda göğüs ağrısı, eforla gelen yorgunluk gibi belirtiler ortaya çıkıyor ve ileri evrede komplikasyonlar görülebiliyor” açıklamasını yaptı.

Yaşam tarzı riskleri artırıyor

Gençlerde kardiyovasküler hastalıkların yaygınlaşmasında önemli rol oynayan faktörlerden birinin de değişen yaşam alışkanlıkları olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Suat Büket, “Fast food ve rafine gıda tüketiminin artması, hareketsiz yaşam tarzı, bilgisayar başında uzun süre geçirilmesi, sigara kullanımı, obezite, ailesel yatkınlık, lipit metabolizması bozuklukları gibi faktörler kalp ve damar sağlığını olumsuz etkiliyor” ifadelerini kullandı. Özellikle toksik maddelerin beslenme yoluyla vücuda alınmasının da kalp damar sağlığı üzerinde olumsuz etkisi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Suat Büket, işlenmiş ve koruyucu içeren gıdalar, yüksek tuz ve doymuş yağ içeren besinler ile bazı kimyasal kalıntıların damar sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini aktardı.

Erken teşhis cerrahi ihtiyacını azaltabiliyor

Erken teşhisin ve düzenli kontrollerin cerrahi gereksinimi azaltabileceğini belirten Prof. Dr. Suat Büket, “Uygun hastalarda ilaç tedavisi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle hastalığın ilerlemesi yavaşlatılabiliyor veya kontrol altına alınabiliyor." dedi. Öte yandan ailesinde kalp hastalığı öyküsü bulunan gençlerin bir kardiyoloji uzmanına başvurarak düzenli kontrol yaptırmalarında fayda olduğunu söyleyen Prof. Dr. Suat Büket genel risk durumuna göre yılda bir kez yapılacak kontrolün çoğu birey için yeterli olabileceğini dile getirdi.

"Kalbiniz için alışkanlıklarınızı değiştirin"

Gençlerin kalp ve damar hastalıklarından korunmak için dikkat etmesi gereken basit yaşam tarzı değişiklikleriyle ilgili bilgi veren Prof. Dr. Suat Büket, Kalp sağlığının yalnızca ileri yaşların sorunu olmadığına vurgu yaptı. Prof. Dr. Suat Büket, “En önemli nokta; sağlıklı beslenmek, kilo almamak, düzenli egzersiz yapmak, sigara içmemek ve özellikle doğal olmayan, işlenmiş gıdalardan uzak durmaktır” ifadelerini kullandı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/prof-dr-suat-buket-ten-genc-yasta-kalp-krizi-uyarisi-6146.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/prof-dr-suat-buket-ten-genc-yasta-kalp-krizi-uyarisi-6146.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/prof-dr-suat-buket-ten-genc-yasta-kalp-krizi-uyarisi-6146-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/prof-dr-suat-buket-ten-genc-yasta-kalp-krizi-uyarisi-6146.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/prof-dr-suat-buket-ten-genc-yasta-kalp-krizi-uyarisi/3150/</link>
			<pubDate>Sun, 22 Feb 2026 17:55:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[DEÜ'de 'Sporun Dozu, Zamanı ve Sınırları' Konuşuldu]]></title>
			<description><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) ile Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Bilim İletişimi Ofisi iş birliğinde yürütülen Bilim Kafe Sohbetleri kapsamında, “Çocukluktan Olgunluğa: Sporun Dozu, Zamanı ve Sınırları” başlıklı etkinlik düzenlendi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) Bilim İletişimi Ofisi projesi kapsamında Dokuz Eylül Üniversitesinde düzenlenen Bilim Kafe Sohbetlerinin 5’inci buluşması, Rektörlük Yerleşkesi 15 Temmuz Şehitler Salonunda yapıldı. Etkinlikte, Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Başhekim Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Özlem Yener, çocukluk döneminden yetişkinliğe uzanan süreçte sporun doğru planlanması, fiziksel gelişimle ilişkisi ve sağlıklı sınırları üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Bilim Kafe Sohbetleri programına; DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz, Genel Sekreter V. Prof. Dr. Dündar Yener ile akademisyenler, öğrenciler ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Programın açılış konuşmasını yapan DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, Dr. Öğr. Üyesi Özlem Yener’in üniversiteye kazandırılmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Rektör Yılmaz, konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

“Özlem Hoca’mız; ülkemizde özellikle güvenlik güçlerinin yaralanmaları, doku, uzuv ve duyu kayıplarında memleketin bir numaralı özelleşmiş hastanesi olan Ankara’daki Gaziler Eğitim ve Araştırma Hastanesinin sorumluluğunu üstlenmiş bir arkadaşımız. ”

“SPORUN DOZU HER YAŞTA FARKLI OLMALI”

Konuşmasına “Neden spor?” sorusuyla başlayan Dr. Öğr. Üyesi Özlem Yener, sporun bilimsel olarak kanıtlanmış faydalarına dikkat çekti. Yener, egzersizin her yaş grubu için doğru dozda planlanmasının önemini vurgulayarak şunları söyledi:

“Sporun bilimsel olarak kanıtlanmış faydaları var. Artık bunları herkes biliyor; zihinsel, fiziksel ve mental sağlık için spor vazgeçilmezimiz. Burada önemli olan, egzersiz ve sporun dozunu ayırt edebilmektir. Her yaş grubuna uygun dozu ve farklılıkları bilmek oldukça önemli. Bu konuda spor profesyonellerinden destek almak her zaman çok önemli bir konu. Pandemi döneminde spor geçmişi olan bireylerin enfeksiyonu daha rahat geçirdiğini, yalnızca evde kapalı kalmaktan kaynaklanan birçok olumsuzluğu da daha rahat atlattıklarını gördük. Bu süreçten sonra, artık birçok kişi için sporun yaşamın vazgeçilmezi hâline geldiğini görüyoruz ve bizler bu durumdan oldukça mutluyuz.”

“HİÇBİR TEKNOLOJİ AÇIK HAVANIN YERİNİ TUTMUYOR”

Pandemi süreciyle birlikte spor algısında önemli değişimler yaşandığını belirten Yener, teknolojinin sporla entegrasyonuna da değinerek, “Online görüşmeler üzerinden antrenman programlarının planlandığını ve uygulandığını gördük. Aynı zamanda bilişsel performansı destekleyen, pek çok spor branşını simüle eden teknolojik platformları da gördük. Ancak yine de bizim her zaman söylediğimiz bir şey var, hiçbir teknoloji açık havanın yerini tutmuyor,” dedi.

ÇOCUKLARDA KAS GÜCÜ, YETİŞKİNLERDE DENGE ÖN PLANDA

Çocukluk ve ergenlik döneminde spor alışkanlığı kazanmanın kritik önem taşıdığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Özlem Yener, bu yaş grubunun anatomik özelliklerine dikkat çekti. Yener, açıklamalarını şu sözlerle sürdürdü:

“Kollajen yoğunluğunun bizlere göre farklı olması sebebiyle, özellikle çocuklarda tendon ve bağ yapıları kemiklere göre daha güçlüdür. Çocuk yaş grubunda kemik hasarlarını daha sık görüyoruz. Çocuklara sporla ilgili önerilerde bulunurken, kemik yapıyı koruyacak en önemli unsurun kas kuvveti olduğunu söylüyoruz. Çocuk yaş grubunda, özellikle boy uzama süreçlerinin devam etmesi nedeniyle kasların boylarının uzun tutulması, esneme ve germe egzersizlerinin hangi spor branşı yapılırsa yapılsın, hatta spor yapılmasa bile mutlaka düzenli şekilde günlük yaşam içinde yapılması gerekiyor.”

Olgun yaş grubundaki bireyler için ise sporun temel amacının performans değil, günlük yaşamda bağımsızlığı korumak olması gerektiğini belirten Yener, bu grupta denge ve koordinasyon çalışmalarının hayati önem taşıdığını belirtti. Haftalık yürüyüş hedefleri ve bireysel spor önerileriyle ilgili değerlendirmelerde bulunan Yener, açıklamalarını şu sözlerle noktaladı:

“Bu yaş grubunda denge ve koordinasyon daha zayıf olduğu için düşme ve kırık riski göz ardı edilmemeli. Spor yapmanın esas amacı performans değil, fonksiyonel bağımsızlığı korumak olmalıdır. Nihai hedef; düşük ve orta tempoda haftada 150 dakika yürüyüş yapmak ve rekabet içermeyen bireysel sporlarla ilgilenmektir. İdeal hedef ise her gün kısa süreli hareket etmek ve vücudun yeterli şekilde dinlenmesini sağlamaktır.”

Bilim Kafe Sohbetleri, katılımcıların sorularının yanıtlandığı interaktif bölümün ardından sona erdi. Programın sonunda DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz, Dr. Öğr. Üyesi Özlem Yener’e teşekkür belgesi takdim etti.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/deu-de-sporun-dozu-zamani-ve-sinirlari-konusuldu-1490.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/deu-de-sporun-dozu-zamani-ve-sinirlari-konusuldu-1490.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/deu-de-sporun-dozu-zamani-ve-sinirlari-konusuldu-1490-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/deu-de-sporun-dozu-zamani-ve-sinirlari-konusuldu-1490.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/deu-de-sporun-dozu-zamani-ve-sinirlari-konusuldu/3081/</link>
			<pubDate>Wed, 11 Feb 2026 13:06:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dünya Kanser Günü kapsamında DEÜ'de Sempozyum]]></title>
			<description><![CDATA[Dünya Kanser Günü kapsamında, Dokuz Eylül Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Müdürlüğü Toplantı Salonunda “Translasyonel Onkoloji Sempozyumu” yapıldı. Türkiye Kanser İstatistikleri 2022 Raporu verilerine göre, Türkiye’de yılda yaklaşık 223 bin yeni kanser vakası tanı alıyor. Erkeklerde kanser görülme sıklığı kadınlara kıyasla daha yüksek seyrederken, yaş ilerledikçe riskin arttığı görülüyor. Türkiye’de en sık görülen kanser türleri arasında akciğer, meme, kolorektal, prostat ve mide kanserleri var.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Onkoloji Enstitüsü Müdürlüğünün ev sahipliğinde düzenlenen “Translasyonel Onkoloji Sempozyumu”nda, kanser araştırmalarında disiplinler arası iş birliğini güçlendirmeyi hedefleyen kapsamlı oturumlar yapıldı. Sempozyumda, kanserin moleküler temellerinden klinik uygulamalara uzanan güncel yaklaşımlar ele alınırken, yeni tedavi yöntemleri ve araştırma sonuçları bilim dünyasıyla paylaşıldı.

Alanında uzman akademisyenlerin katılımıyla yapılan etkinlikte, kanserle mücadelede yenilikçi stratejiler ve translasyonel araştırmaların önemi vurgulandı. Toplantı boyunca, temel bilimlerden klinik uygulamalara uzanan geniş bir perspektifle kanser araştırmalarındaki son gelişmeler değerlendirildi.

REKTÖR YILMAZ’DAN ÇEVRE VE KANSER İLİŞKİSİNE DİKKAT ÇEKEN SUNUM

Sempozyumun açılış konuşmasını ve ilk sunumunu DEÜ Rektörü Prof. Dr. Bayram Yılmaz yaptı. Rektör Yılmaz, 2001 yılından bu yana yürüttüğü endokrin bozuculara yönelik bilimsel çalışmalarına değinerek, çevresel faktörlerin hormon duyarlı kanserler üzerindeki etkilerine dikkat çekti.

Bu alandaki çalışmaları nedeniyle yaklaşık 2,5 yıl önce World Health Organization (Dünya Sağlık Örgütü) bünyesinde, State University of New York’ta bulunan referans merkezinde Danışma Kurulu Üyeliğine seçilen Rektör Yılmaz, çevre kirliliğinin toplum sağlığı açısından oluşturduğu riskleri bilimsel veriler ışığında değerlendirdi.

Konuşmasında kimyasal kirleticilerin kanser oluşum mekanizmalarına, kadın ve erkeklerde görülen hormon duyarlı kanser türlerine, infertilite sorunlarına ve çevre–gıda–insan sağlığı ekseninde alınması gereken önlemlere değinen Prof. Dr. Bayram Yılmaz, katılımcılarla kapsamlı ve bilgilendirici bir sunum paylaştı.

Açılışın ardından düzenlenen oturumlarda, kanserle mücadele ve tedavi süreçlerine yönelik güncel ve dikkat çekici başlıklar ele alınarak sempozyum bilimsel tartışmalarla devam etti.

KANSER KÜRESEL BİR SAĞLIK SORUNU OLMAYI SÜRDÜRÜYOR

Her yıl 4 Şubat’ta anılan Dünya Kanser Günü, kanser konusunda toplumsal farkındalığı artırmak, erken tanı ve önleme stratejilerinin önemini vurgulamak ve kanser alanındaki küresel eşitsizliklere dikkat çekmek amacıyla 2000 yılından bu yana dünya genelinde çeşitli etkinliklerle gündeme geliyor. Dünya Kanser Günü, Uluslararası Kanser Kontrol Birliği (UICC) tarafından, 4 Şubat 2000 tarihinde Paris’te düzenlenen “Yeni Milenyum İçin Kanserle Mücadele Dünya Zirvesi” sırasında ilan edilmiş olup Birleşmiş Milletler tarafından da destekleniyor.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, dünya genelinde her yıl yaklaşık 20 milyon yeni kanser vakası teşhis edilirken, yaklaşık 9,7 milyon kişi kanser nedeniyle hayatını kaybediyor. Nüfusun yaşlanması ve risk faktörlerinin yaygınlaşması, bu yükün her geçen yıl artmasına neden oluyor.

Kanser; yalnızca sağlık sistemlerini değil, ekonomik yapıyı, aileleri ve toplumun tüm kesimlerini etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkıyor. Erken tanı, etkili tedaviye erişim ve önlenebilir risk faktörleri konusunda farkındalığın artırılması, hastalıkla mücadelede kritik önem taşıyor.

TÜRKİYE’DE KANSER YÜKÜ ARTIYOR

Türkiye Kanser İstatistikleri 2022 Raporu verilerine göre, Türkiye’de yılda yaklaşık 223 bin yeni kanser vakası tanı alıyor. Erkeklerde kanser görülme sıklığı kadınlara kıyasla daha yüksek seyrederken, yaş ilerledikçe riskin arttığı görülüyor. Türkiye’de en sık görülen kanser türleri arasında akciğer, meme, kolorektal, prostat ve mide kanserleri yer alıyor.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/dunya-kanser-gunu-kapsaminda-deu-de-sempozyum-6582.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/dunya-kanser-gunu-kapsaminda-deu-de-sempozyum-6582.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/dunya-kanser-gunu-kapsaminda-deu-de-sempozyum-6582-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/dunya-kanser-gunu-kapsaminda-deu-de-sempozyum-6582.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/dunya-kanser-gunu-kapsaminda-deu-de-sempozyum/3054/</link>
			<pubDate>Fri, 06 Feb 2026 17:03:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bayraklı Belediyesi'nden 19 Bin Kişiye Sağlık Hizmeti]]></title>
			<description><![CDATA[Bayraklı Belediyesi ekiplerinin, sosyal belediyecilik anlayışı doğrultusunda sağlık alanında yürüttüğü çalışmalarla ilçe genelinde binlerce yurttaşa ücretsiz sağlık hizmeti sunmaya devam ettiği aktarıldı. Belediye bünyesinde hizmet veren sağlık evleri ve diş tedavi merkezlerinde, son bir yıl içerisinde yaklaşık 19 bin kişiye sağlık hizmeti ulaştırıldı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bayraklı Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü tarafından yürütülen çalışmalar kapsamında; Adalet ve 75. Yıl mahallelerinde bulunan sağlık evleri ile toplam 7 üniteye sahip diş tedavi merkezlerinde hafta içi her gün, randevu sistemiyle ücretsiz hizmet veriliyor. Merkezlerde görev yapan sağlık personeli aracılığıyla, vatandaşların temel sağlık ihtiyaçlarına erişimi kolaylaştırılıyor.

Temel Sağlık ve Evde Sağlık Hizmetleri

Sağlık evlerinde; rutin muayene, enjeksiyon ve pansuman işlemleri, kolesterol ölçümü gibi temel sağlık hizmetlerinin yanı sıra evde doktor ziyareti, hasta nakil hizmeti ve ölüm raporu düzenleme gibi destekler de sağlanıyor. Evde sağlık hizmetleri kapsamında doktor ziyareti, pansuman, fizyoterapist desteği ve yeni doğan muayeneleri yapılıyor. Bu çalışmalarla özellikle yaş almış, hareket kısıtlılığı bulunan ve sağlık kuruluşlarına erişimde zorluk yaşayan yurttaşlara doğrudan hizmet ulaştırılıyor.

Son bir yıl içinde 3 bin 979 kişi poliklinik hizmetlerinden yararlanırken, 716 kişiye hasta nakil hizmeti sunuldu. Evde sağlık hizmetleri kapsamında ise bin 245 kişiye ulaşıldı.

Ağız ve Diş Sağlığı Hizmetleri Öne Çıkıyor

Bayraklı Belediyesinin ücretsiz olarak sunduğu ağız ve diş sağlığı hizmetleri, sağlık çalışmalarının önemli başlıkları arasında yer alıyor. Diş tedavi merkezlerinde; diş muayenesi, dolgu ve diş çekimi, diş taşı temizliği gibi işlemler ücretsiz olarak yapılıyor. Son bir yıl içerisinde 13 bin 184 yurttaş, ağız ve diş sağlığı hizmetlerinden yararlandı. Belediye, bu hizmetlerle hem koruyucu sağlık anlayışını güçlendirmeyi hem de vatandaşların ekonomik yükünü hafifletmeyi hedefliyor.

Başkan Önal: “Sağlık Hizmetlerimizi Geliştirerek Sürdüreceğiz”

Bayraklı Belediye Başkanı İrfan Önal, sağlık hizmetlerine ilişkin yaptığı değerlendirmede, belediyelerin sosyal devlet anlayışının önemli bir parçası olduğunu vurguladı. Başkan Önal, sağlık hizmetlerine erişimin temel bir hak olduğuna dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı: “Bayraklı’da yaşayan her yurttaşımızın sağlık hizmetlerine eşit ve ücretsiz şekilde erişebilmesi bizim için çok önemli. Belediye olarak sosyal devlet anlayışıyla hareket ediyor, sağlık alanında sorumluluk almaya devam ediyoruz. Özellikle ağız ve diş sağlığı hizmetlerini önemsiyor, bu alandaki kapasitemizi her geçen gün geliştiriyoruz. Önümüzdeki dönemde hem sunduğumuz hizmetleri çeşitlendirecek hem de daha fazla yurttaşımıza ulaşacağız.”

Bayraklı Belediyesi'nin, sağlık alanında yürüttüğü ücretsiz ve erişilebilir hizmetlerle toplum sağlığını önceleyen çalışmalarını sürdürmeyi hedeflediği aktarıldı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/bayrakli-belediyesi-nden-19-bin-kisiye-saglik-hizmeti-4508.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/bayrakli-belediyesi-nden-19-bin-kisiye-saglik-hizmeti-4508.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/bayrakli-belediyesi-nden-19-bin-kisiye-saglik-hizmeti-4508-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/02/bayrakli-belediyesi-nden-19-bin-kisiye-saglik-hizmeti-4508.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/bayrakli-belediyesi-nden-19-bin-kisiye-saglik-hizmeti/3047/</link>
			<pubDate>Thu, 05 Feb 2026 15:00:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Amfizemli Hastalar İçin Cerrahisiz Tedavi Yöntemi]]></title>
			<description><![CDATA[Akciğerlerdeki hava keseciklerinin geri dönüşü olmayan şekilde hasar görmesiyle ortaya çıkan ve hastalarda şiddetli nefes darlığına yol açan amfizem, yaşam kalitesini ciddi biçimde düşüren önemli bir solunum yolu hastalığı olarak biliniyor. Doç. Dr. Nuran Katgı, cerrahisiz yöntemlerle akciğerlerin daha verimli çalışmasının sağlanabildiğini ve hastaların yaşadıkları nefes darlığında belirgin rahatlama yaşadığını belirtti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Günümüzde, cerrahi işleme gerek olmadan uygulanabilen coil ve valv tedavileri hastalar için yeni bir umut oluyor. Medicana Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Nuran Katgı, cerrahisiz yöntemlerle akciğerlerin daha verimli çalışmasının sağlanabildiğini ve hastaların yaşadıkları nefes darlığında belirgin rahatlama yaşadığını belirtti. 

Akciğerde oluşan kalıcı yapısal hasar nedeniyle hava keseciklerinin genişlemesi ve solunum kapasitesinin giderek azalmasıyla seyreden amfizem, hastaların günlük yaşamını ciddi biçimde kısıtlayan önemli bir solunum yolu hastalığı olarak öne çıkıyor. Geleneksel cerrahi yöntemlerin yanı sıra, son yıllarda bronş içinden kesisiz uygulanan coil ve valv tedavileri, özellikle cerrahiye uygun olmayan hastalar için yeni bir umut kapısı olarak görülüyor. Medicana International İzmir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nuran Katgı, bu modern yaklaşımların hava tuzaklanmasını azaltarak akciğerin daha etkin çalışmasını sağladığını ve hastalarda belirgin nefes rahatlaması sunduğunu belirtti. Doç. Dr. Nuran Katgı, “Son yıllarda, amfizem tedavisinde cerrahi dışı, daha hedefe yönelik yöntemler ön plana çıkmaktadır. Özellikle cerrahiye uygun olmayan ya da cerrahiden kaçınan hastalar için geliştirilen bronkoskopik volüm düşürücü yöntemler, güncel tedavi seçenekleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Coil (spiral) tedavisi ve endobronşiyal valv uygulamaları, kesi gerektirmeden bronkoskopi yoluyla uygulanan cerrahisiz yaklaşımlar olarak dikkat çekmektedir. Bu işlemler, hasarlı akciğer alanlarının solunum üzerindeki olumsuz etkisini azaltmayı ve daha sağlıklı bölgelerin daha etkin çalışmasını hedeflemektedir” diye konuştu.

"Cerrahiye uygun olmayan hastalar için iyi bir seçenek"

Bronkoskopik volüm düşürücü işlemlerin, özellikle ileri evre amfizem tanısı bulunan ve optimal ilaç tedavisi ile solunum rehabilitasyonuna rağmen nefes darlığı devam eden hastalarda gündeme geldiğini dile getiren Doç. Dr. Nuran Katgı, “Bunun yanı sıra açık cerrahi açısından yüksek risk taşıyan, ileri yaşta olan veya ek hastalıkları nedeniyle cerrahiye uygun bulunmayan hastalar için önemli bir tedavi alternatifi oluşturmaktadır. Ayrıca akciğer nakli için sıra bekleyen hastaya vakit kazandırmak için de iyi bir yöntemdir. Hasta seçimi, multidisipliner bir değerlendirme süreci sonunda, bireysel klinik özellikler dikkate alınarak yapılmaktadır” dedi. Söz konusu yöntemlerin hastalığı ortadan kaldırmadığını ancak semptom kontrolü sağlayarak, yaşam kalitesini iyi bir noktaya taşımada önemli rol oynadığını dile getiren Doç. Dr. Nuran Katgı, “Bronkoskopik volüm düşürücü yöntemler, amfizemin temel patofizyolojik sorunlarından biri olan hava tuzaklanmasını azaltmayı hedefler. Aşırı şişmiş ve solunuma katkısı azalmış, bununla birlikte sağlıklı akciğer dokusunun da genişlemesini engelleyen akciğer bölgelerinin etkisinin azaltılmasıyla, diyafram ve solunum kaslarının daha verimli çalışması sağlanır. Bu durum klinik olarak hastalara nefes darlığında azalma, efor kapasitesinde artış ve günlük aktivitelerde daha rahat hareket edebilme şeklinde yansır” sözlerini kaydetti. Doç. Dr. Nuran Katgı, “Bronkoskopik yöntemler, açık cerrahiye kıyasla daha düşük komplikasyon riski, daha kısa hastanede yatış süresi ve daha hızlı iyileşme süreci sunmaktadır. Özellikle cerrahi sonrası risklerin yüksek olduğu hasta gruplarında, daha güvenli ve daha konforlu bir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca kesi gerektirmemesi, hastaların günlük yaşama daha kısa sürede dönebilmesine olanak tanır” dedi.

"Her amfizem hastası coil tedavisi için uygun değil"

Her amfizem hastasının coil tedavisi için uygun olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Nuran Katgı, hastanın akciğer dokusunun yapısı, eşlik eden hastalıklar ve genel solunum kapasitesinin mutlaka detaylı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Doç. Dr. Nuran Katgı, uygun hasta seçimi ve işlemin deneyimli ellerde yapılmasının, tedavinin başarısını belirleyen en önemli faktörler arasında yer aldığını aktardı. Coil tedavisinin hangi amfizem tiplerinde tercih edildiği konusunda da bilgi veren Doç. Dr. Nuran Katgı, “Coil tedavisi, akciğer hasarının daha yaygın ve homojen dağılım gösterdiği amfizem tiplerinde tercih edildiği gibi en iyi etkisi bölgesel hasarlı, heterojen amfizem tipinde görülür. Akciğerin yalnızca tek bir bölgesinin değil, geniş alanlarının etkilendiği hastalarda coil tedavisi, solunum mekaniklerini genel olarak iyileştirmeyi amaçlayan etkili bir seçenek sunmaktadır” diye konuştu. Öte yandan akıllı tel olarak da adlandırılan spirallerin işlevine değinen Doç. Dr. Nuran Katgı, “Akıllı tel olarak da adlandırılan spiraller, bronkoskopi sırasında akciğer dokusu içine yerleştirildikten sonra kendi doğal şeklini alarak kendi ekseni etrafında kıvrılır. Bu kıvrılma etkisi, hasarlı ve aşırı şişmiş akciğer alanlarının hacmini azaltır. Böylece akciğer dokusu daha kompakt hale gelir, hava hapsi azalır ve solunum mekanikleri daha dengeli çalışmaya başlar” dedi.

Valv mi, coil mi?

Valv tedavisi konusunda da bilgi veren Doç. Dr. Nuran Katgı, ‘valv mi, coil mi?’ sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Endobronşiyal valv tedavisi, akciğer hasarının belirli bir bölgede yoğunlaştığı amfizem hastalarında daha uygun bir seçenektir. Hedeflenen akciğer bölgesinin anatomik özellikleri ve solunum üzerindeki etkisi, hasta seçiminde temel kriterler arasında yer alır. Valv tedavisinin başarılı olabilmesi için hedeflenen akciğer bölgesine yan yollardan hava girişi olmaması gerekir. Çünkü tedavideki asıl amaç hasarlı bölgeyi mekanik olarak tıkama yoluyla hava girişinin engellenmesi, sekresyon çıkışına izin verilmesidir. Kollateral ventilasyonun varlığı, valv uygulamasının etkisini azaltan en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle işlem öncesi yapılan detaylı değerlendirmeler, tedavi başarısı açısından kritik öneme sahiptir. Valv mi yoksa coil mi uygulanacağına; amfizemin akciğer içindeki dağılımı, kollateral ventilasyon durumu ve hastanın genel klinik özellikleri değerlendirilerek karar verilir. Bazı hastalarda valv tedavisi daha uygunken, bazı hastalarda coil uygulaması daha iyi sonuçlar sağlayabilir. Valv uygulaması sonrasında hedeflenen akciğer bölgesinde hacim küçülmesi sağlanır. Bu durum, daha sağlıklı akciğer alanlarının solunuma daha etkin katılmasına olanak tanır. Sonuç olarak nefes darlığında azalma, efor kapasitesinde artış ve yaşam kalitesinde iyileşme gözlenir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/amfizemli-hastalar-icin-cerrahisiz-tedavi-yontemi-1814.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/amfizemli-hastalar-icin-cerrahisiz-tedavi-yontemi-1814.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/amfizemli-hastalar-icin-cerrahisiz-tedavi-yontemi-1814-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/amfizemli-hastalar-icin-cerrahisiz-tedavi-yontemi-1814.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/amfizemli-hastalar-icin-cerrahisiz-tedavi-yontemi/2972/</link>
			<pubDate>Sun, 25 Jan 2026 15:35:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Uzman Doktor Oskay'dan "Çarpıntı Şikayetini Hafife Almayın" Uyarısı]]></title>
			<description><![CDATA[Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, “En sık karşılaşılan kalp ritim bozukluklarından biri atrial fibrilasyondur. Pek çok kişi bu durumu yalnızca çarpıntı olarak algılıyor. Oysa atrial fibrilasyon tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlara yol açabilen önemli bir kalp hastalığıdır” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Günlük pratikte kendisine sıklıkla çarpıntı şikayetiyle başvurulduğunu belirten Medicana Sağlık Grubu Kardiyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, bu şikayetlerin hafife alınmaması gerektiğini vurgulayarak uyarılarda bulundu.

Çarpıntı şikâyeti toplumda çoğu zaman geçici bir stres ya da yorgunluk belirtisi olarak görülse de bu durum aslında ciddi bir hastalığın habercisi olabilir. Kalp ritim düzensizlikleriyle ilgili önemli açıklamalarda bulunan Medicana International İzmir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, özellikle atrial fibrilasyonun erken dönemde tespit edilmediğinde pıhtı oluşumuna ve buna bağlı gelişebilecek felç riskine dikkat çekti. Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, “Atrial fibrilasyon, tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlara yol açabilen önemli bir kalp hastalığıdır. Kalbin kulakçıkları düzensiz çalıştığında kan akımı yavaşlar, bu da kalp içinde pıhtı oluşma riskini artırır. Oluşan pıhtının beyne gitmesi ani felçle sonuçlanabilir. Bu nedenle atrial fibrilasyonu olan hastalarda inme riski, olmayanlara göre belirgin şekilde daha yüksektir ve hastalığın mutlaka ciddiyetle ele alınması gerekir” mesajını verdi.

"Herkes için aynı riski taşımıyor"

Atrial fibrilasyon hastalığının her insanda aynı riski doğurmadığını aktaran Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, “Özellikle 65 yaş üzerindeki bireyler, yüksek tansiyonu olanlar, kalp kapak hastalığı veya kalp yetmezliği bulunanlar, şeker hastalığı ve obezitesi olanlar, tiroid bezinin fazla çalıştığı durumlar, uyku apnesi yaşayanlar ve düzenli olarak fazla alkol tüketen kişiler bu ritim bozukluğu açısından daha yüksek risk altındadır. Ayrıca ailesinde atrial fibrilasyon öyküsü bulunan bireylerde genetik yatkınlık da önemli bir rol oynar. Bu nedenle risk grubundaki kişilerin, ‘arada sırada çarpıntım oluyor’ diyerek durumu hafife almaması ve mutlaka kardiyolojik değerlendirmeden geçmesi gerekir” diye konuştu. Kontrol altına alınmayan atrial fibrilasyonun sadece inme riskini artırmakla kalmadığını dile getiren Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, “Uzun vadede kalbin pompa gücünü azaltarak kalp yetmezliğine de zemin hazırlar” dedi.

"Doğru yaklaşımla kontrol altına alınabiliyor"

Sürekli çarpıntı hissi, çabuk yorulma ve nefes darlığı hastaların yaşam kalitesini belirgin biçimde düşürdüğünü söyleyen Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, “Pek çok hasta sosyal hayatından uzaklaşır, iş verimi azalır ve sık acil başvuruları nedeniyle hem kendisi hem de sağlık sistemi için ciddi bir yük oluşur. Oysa günümüzde atrial fibrilasyon, doğru yaklaşımla büyük ölçüde kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Tedavide ilk basamak çoğu zaman ilaçlardır; ancak bazı hastalarda ilaçlara rağmen şikâyetler devam edebilir ya da ilaçların yan etkileri tolere edilemeyebilir. İşte bu noktada ablasyon tedavisi önemli bir seçenek olarak çıkar. Ablasyon, açık ameliyat değil; kasık damarından girilerek yapılan kapalı bir girişimdir. Kalbin içine ilerletilen ince kateterler yardımıyla, ritim bozukluğuna yol açan anormal elektriksel odaklar etkisiz hale getirilir. Günümüzde bu işlem üç temel teknikle uygulanmaktadır ve her birinin kendine özgü avantajları vardır” sözlerini kaydetti. Atrial fibrilasyon tedavisinde kullanılan yöntemlerle ilgili olarak bilgi veren Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, son yıllarda daha da gelişen ve giderek yaygınlaşan pulsed field ablasyon tekniğine dikkat çekti. Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, sözlerine şöyle devam etti: “Bu yeni nesil teknikte ısı ya da soğuk yerine kısa süreli elektrik alanları kullanılır. Bu alanlar yalnızca kalp kası hücrelerini etkiler; yemek borusu, sinirler ve damarlar gibi çevre dokulara zarar verme riski son derece düşüktür. Bu nedenle pulsed field ablasyon, hem güvenliği hem de işlem süresinin kısalığıyla geleceğin en umut verici teknolojilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu yöntemlerin hepsinde, günümüzde kalbin içyapısını milimetrik hassasiyetle gösteren üç boyutlu haritalama sistemleri eşliğinde uygulanmaktadır. Böylece hangi bölgenin tedavi edileceği net biçimde belirlenir, gereksiz dokuya müdahale edilmez ve hem başarı oranı artar hem de işlem güvenliği en üst düzeye çıkarılır.”

"Kişiye özgü uygulamalarla tedavi mümkün"

Ablasyonun her atrial fibrilasyon hastasına doğrudan uygulanamayacağının da altını çizen Uzm. Dr. Selma Akdeniz Oskay, sözlerini şöyle tamamladı: “En iyi sonuç, doğru hasta seçimiyle elde edilir. Özellikle ilaçlara rağmen çarpıntısı devam edenler, ataklar halinde gelen atrial fibrilasyonu olanlar, ilaç yan etkileri yaşayan hastalar ve genç, aktif yaşam süren bireyler ablasyondan en fazla fayda gören gruplardır. Uygun değerlendirme sonrası bazı kalıcı atrial fibrilasyon hastalarında ve ritim bozukluğu nedeniyle kalp yetmezliği bulguları artan kişilerde de ablasyon, yaşam kalitesini belirgin şekilde artırabilmektedir. Ancak ileri yaşta olup çok sayıda ek hastalığı bulunanlar, sol kulakçığı aşırı büyümüş olanlar ya da kalpte aktif pıhtı saptanan hastalarda karar mutlaka kişiye özel verilmelidir. Erken tanı, düzenli takip ve kişiye uygun tedaviyle hem inme gibi ağır komplikasyonların önüne geçmek hem de hastaların daha kaliteli bir yaşam sürmesini sağlamak mümkündür. Önemli olan, çarpıntıyı basit bir şikâyet olarak görmeyip, bu ritim bozukluğunun ardında yatan riskleri zamanında fark edebilmektir.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/uzman-doktor-oskay-dan-carpinti-sikayetini-hafife-almayin-uyarisi-9844.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/uzman-doktor-oskay-dan-carpinti-sikayetini-hafife-almayin-uyarisi-9844.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/uzman-doktor-oskay-dan-carpinti-sikayetini-hafife-almayin-uyarisi-9844-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/uzman-doktor-oskay-dan-carpinti-sikayetini-hafife-almayin-uyarisi-9844.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/uzman-doktor-oskay-dan-carpinti-sikayetini-hafife-almayin-uyarisi/2946/</link>
			<pubDate>Tue, 20 Jan 2026 16:38:18 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İhmal Edilen Hijyen Sonrası 'Enfeksiyon' Uyarısı]]></title>
			<description><![CDATA[Solunum yolu enfeksiyonlarının dünya genelinde en sık görülen sağlık sorunları arasında yer aldığını belirten Prof. Dr. Şükran Köse, basit ancak etkili hijyen...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Solunum yolu enfeksiyonlarının dünya genelinde en sık görülen sağlık sorunları arasında yer aldığını belirten Prof. Dr. Şükran Köse, basit ancak etkili hijyen önlemleriyle bu hastalıkların önemli ölçüde engellenebileceğini vurguladı.

“BASİT HİJYEN ÖNLEMLERİ SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONLARINI ÖNLÜYOR”

Hijyen kurallarının ihmal edilmesinin; nezle, soğuk algınlığı, grip, farenjit, larenjit, sinüzit, bademcik iltihabı, orta kulak iltihabı, bronşit ve zatürre gibi birçok solunum yolu enfeksiyonuna zemin hazırladığını belirten Köse, günlük yaşamda temizlik alışkanlıklarının büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

Solunum sağlığının korunması için kişisel hijyen kurallarının düzenli olarak uygulanması gerektiğini vurgulayan Köse; haftada en az iki-üç kez banyo yapılmasının, giysi ve çamaşırların sık değiştirilmesinin, el ve ayak tırnaklarının düzenli olarak kesilmesinin önemine işaret etti. Yemeklerden önce ve sonra, tuvalet kullanımının ardından ellerin mutlaka su ve sabunla yıkanıp kurulanması gerektiğini belirten Köse; ağız ve diş sağlığına özen gösterilmesinin, koltuk altı ve ayak hijyeninin sağlanmasının ve yaşanılan ortamın temiz tutulmasının enfeksiyon riskini azalttığını ifade etti.

"RİSK GRUPLARI DAHA DİKKATLİ OLMALI"

Bağışıklık sistemi zayıf olan bireyler, çocuklar, yaşlılar ve kronik solunum yolu hastalığı bulunan kişilerin enfeksiyonları daha ağır geçirebildiğine dikkat çeken Köse, bu grupların ve birlikte yaşadıkları kişilerin hijyen kurallarına çok daha fazla özen göstermesi gerektiğini vurguladı.

"MASKE, EL YIKAMA VE HAVALANDIRMADA YAPILAN HATALAR"

Maske kullanımı konusunda toplumda sık yapılan yanlışlara da değinen Köse, maskelerin genellikle tek kullanımlık olduğunu, nemlenen ya da ıslanan maskelerin yeniden kullanılmaması gerektiğini belirtti.

Maskelerin ön yüzeyine dokunulmaması gerektiğini vurgulayan Köse, “Maskeler genelde tek kullanımlık olduğu için bunlardan belirli bir süre faydalanmak gerekir. Mesela yaz mevsiminde bir kişi maskeyi kısa süre kullanmış ama o dönem terlemiş olabilir. Maske ıslanmıştır ve artık onu bir daha kullanmamak gerekir. Maskeleri kullanırken yüzeyine kesinlikle dokunmamak lazım. Çünkü yüzey kısmında çeşitli mikroorganizmalar olabilir, ön yüzünde göz iltihabına neden olabilecek farklı virüsler bulunabilir. Maskenin yüzeyine dokunduğumuzda aynı anda gözümüzü kaşırsak mikroorganizmayı kendi elimizle gözümüze ekmiş oluruz. Klasik cerrahi maskeler, yıkanıp kullanılabilir değildir. Bu nedenle uygun şekilde imha etmek gerekir. Diğer bez maskeler ise böyle bir durumda yıkanıp kurutulduktan sonra tekrar kullanılabilir. Aynı maskenin birden fazla kullanılması gözyaşı yolu iltihabı dışında, ciltte tahriş ve kaşıntıların ortaya çıkmasına da neden olabilir. Yine sık yapılan hatalardan biri maskeyi kullandıktan sonra katlanarak ceplere konmasıdır. Maskenin ön kısmına dokunmamız halinde elimizi su, sabun ya da dezenfektanla temizlemeliyiz” şeklinde konuştu.

El yıkama sırasında yapılan hataların da enfeksiyon riskini artırdığını ifade eden Köse, “El yıkama süresinin kısa tutulması, yalnızca parmak uçlarının yıkanması, tırnak araları ve başparmakların ihmal edilmesi en sık karşılaşılan yanlışlar arasında yer alıyor,” dedi.

"KAPALI ALANLAR DÜZENLİ HAVALANDIRILMALI"

Ortam havalandırmasının solunum sağlığı açısından büyük önem taşıdığını vurgulayan Köse, “Kapalı alanların günde üç-dört kez, 20–30 dakika süreyle havalandırılması gerekiyor. Ev içinde sigara içilmesinin hava kalitesini ciddi şekilde düşürdüğünü unutmamak gerekiyor. Evdeki hava kalitesini arttırmak için ev içinde bitki bakılması uygundur,” ifadelerini kullandı.

"HİJYEN KÜLTÜRÜ KÜÇÜK YAŞTA KAZANDIRILMALI"

16 Ocak Dünya Hijyen Günü’nün, hijyenin sağlık üzerindeki etkilerini hatırlatmak açısından önemli bir farkındalık günü olduğuna dikkat çeken Köse, kirli ve hijyenik olmayan ortamların mikroorganizmalar için uygun bir üreme alanı oluşturduğunu belirtti. El yıkamamanın, gıda hijyenine dikkat etmemenin ve sağlıksız ortamlarda yaşamanın hastalık riskini artırdığını vurgulayan Köse, el yıkama alışkanlığının çocuk yaşlardan itibaren kazandırılması gerektiğinin altını çizdi.


Tahmini okuma suresi: 3 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/ihmal-edilen-hijyen-sonrasi-enfeksiyon-uyarisi-3534.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/ihmal-edilen-hijyen-sonrasi-enfeksiyon-uyarisi-3534.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/ihmal-edilen-hijyen-sonrasi-enfeksiyon-uyarisi-3534-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/ihmal-edilen-hijyen-sonrasi-enfeksiyon-uyarisi-3534.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/ihmal-edilen-hijyen-sonrasi-enfeksiyon-uyarisi/2936/</link>
			<pubDate>Mon, 19 Jan 2026 15:09:38 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA["Nemli ve Rutubetli Evler Halk Sağlığını Tehdit Ediyor"]]></title>
			<description><![CDATA[Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Aylin Özgen Alpaydın, iklim değişikliği ile birlikte artan yağış ve nemin, evlerde rutubet ve küf oluşumunu yaygınlaştırdığını belirterek, İzmir gibi sahil kentlerinde bu durumun daha yüksek görülebileceğine dikkat çekti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Konutlarda; nem, rutubet ve küf oluşumunun ciddi sağlık sorunları oluşturacağını ifade eden Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Aylin Özgen Alpaydın, oluşacak olumsuz koşulların çocukluktan itibaren astım ve alerjik hastalık riskini yükselttiğini söyledi.

İklim değişikliğinin etkileri her geçen gün daha belirgin hale gelirken; aşırı yağışlar, seller ve fırtınalardaki artış konutlarda nem, rutubet, su hasarı ve küf oluşumunu yaygınlaştırıyor.

Son zamanlarda ülke genelinde artan yağışlar nedeniyle pek çok konutta rutubet ve küf oluşumunun görüldüğüne dikkat çeken Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Aylin Özgen Alpaydın, bu durumun yol açabileceği hastalıklar ve ev ortamında alınması gereken önlemlerle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

“ASTIM VE ALERJİK HASTALIK RİSKİ ÇOCUKLUKTAN İTİBAREN ARTIYOR”

Prof. Dr. Aylin Özgen Alpaydın, çevresel faktörler nedeniyle ortaya çıkan nem, rutubet ve küfün halk sağlığını ciddi biçimde tehdit ettiğine dikkat çekerek, “Araştırmalar, evlerdeki nem ve küfün birçok sağlık sorunuyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Nemli ve küflü ortamlarda yaşayan kişilerde astımın ortaya çıkma ve alevlenme riski artmakta; hırıltı, nefes darlığı ve öksürük gibi solunum şikâyetleri daha sık görülmektedir. Ayrıca burun tıkanıklığı, alerjik rinit ve sinüzit benzeri yakınmalar ile solunum yolu enfeksiyonları ve zatürre riski de artmaktadır. Ciltte egzama ve benzeri sorunlar, baş ağrısı, halsizlik ve genel rahatsızlık hissi bu ortamlarda daha yaygındır. Yetişkinlerde nemli ve küflü evlerde yaşamanın depresyon, kaygı ve duygusal sorunlarla da ilişkili olduğu bilinmektedir,” dedi.

NEMLİ ORTAMLAR; ÇOCUKLARDA FİZİKİ, YETİŞKİNLERDE İSE RUHSAL HASTALIKLARA YOL AÇIYOR

Bu ortamlarda ayrıca burun tıkanıklığı, alerjik rinit, sinüzit benzeri yakınmalar, solunum yolu enfeksiyonları ve zatürre riskinin de yükseldiğini belirten Alpaydın; ciltte egzama, baş ağrısı, halsizlik ve genel rahatsızlık hissinin daha yaygın görüldüğünü, yetişkinlerde ise nemli ve küflü evlerde yaşamanın depresyon, kaygı ve duygusal sorunlarla ilişkili olduğunun bilindiğini söyledi.

“EN ÖNEMLİ BELİRTİSİ, NEFES DARLIĞI VE GÖĞÜSTE SIKIŞMA HİSSİ”

Evde rutubet veya küf belirtilerinin muhakkak ciddiye alınması gerektiğine dikkat çeken Alpaydın; uzun süren ya da sık tekrarlayan hırıltı, özellikle geceleri artan öksürük, nefes darlığı ve göğüste sıkışma hissinin önemli uyarı işaretleri olduğunu vurguladı.

Sık sinüzit ve nezle atakları, burun tıkanıklığı ve akıntısı ile boğazda ve gözlerde yanma hissinin de rutubetli ortamlarda daha sık görüldüğünü belirten Alpaydın, çocuklarda tekrarlayan bronşit, zatürre ya da sık üst solunum yolu enfeksiyonlarının dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

“ÇOCUKLUKTA MARUZİYETİN ETKİSİ YILLARCA SÜRÜYOR”

Araştırmaların, bebeklik ve erken çocukluk döneminde küf ve neme maruz kalmanın etkilerinin uzun yıllar sürebildiğini gösterdiğini belirten Alpaydın, “Araştırmalar, rutubetli ve küflü evlerde büyüyen çocuklarda kalıcı astım ve tekrarlayan hırıltı, alerjik nezle ve egzama görülme sıklığının daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca nemli ve küflü ortamlarda büyüyen çocukların ilerleyen yıllarda daha sık hastaneye yatmak zorunda kaldığı ve erişkin dönemde solunumla ilişkili sağlık sorunlarının daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir,” dedi.

EVLERDE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER NELERDİR?

Çalışmaların doğrudan “ideal bir nem değeri” ortaya koymasa da, nem ve küfü azaltmaya yönelik uygulamaların belirtilerini anlamlı ölçüde azalttığını belirten Alpaydın, ev ortamında alınabilecek önlemleri şöyle sıraladı:

-İç ortamda bağıl nemin yüzde 40–60 arasında tutulması

-Yeterli ve dengeli ısıtmanın sağlanması

-Pencerelerde sürekli buğulanmanın nem sorununun göstergesi olarak dikkate alınması

-Özellikle banyo ve mutfaklarda düzenli havalandırma yapılması

-Aspiratör ve mekanik fanların kullanılması

-Çatı ve tesisat kaynaklı su kaçaklarının gecikmeden onarılması

-Islanan alanların ilk 24–48 saat içinde tamamen kurutulması

“HER OLUMSUZ BELİRTİ, SAĞLIK RİSKİ TAŞIR!”

Prof. Dr. Aylin Özgen Alpaydın; görünür küf, küf kokusu, su lekesi, pencere buğulanması, duvarların rutubetlenmesi, nemli yatak ya da battaniye gibi her belirtinin potansiyel bir sağlık riskiyle bağlantılı olduğuna dikkat çekerek, “Rutubet ve küf kaynakları erken dönemde giderilmeli, ısıtma ve havalandırma koşulları iyileştirilmeli, belirtilerin görülmesi halinde muhakkak sağlık kurumuna başvurulmalı,” dedi.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/nemli-ve-rutubetli-evler-halk-sagligini-tehdit-ediyor-5649.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/nemli-ve-rutubetli-evler-halk-sagligini-tehdit-ediyor-5649.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/nemli-ve-rutubetli-evler-halk-sagligini-tehdit-ediyor-5649-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/nemli-ve-rutubetli-evler-halk-sagligini-tehdit-ediyor-5649.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/nemli-ve-rutubetli-evler-halk-sagligini-tehdit-ediyor/2918/</link>
			<pubDate>Fri, 16 Jan 2026 15:16:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA["Üç Haftayı Geçen Öksürük Veremin Habercisi Olabilir"]]></title>
			<description><![CDATA[Medicana International İzmir Hastanesi Genel Müdürü, Halk Sağlığı Doktoru Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, Veremle Savaş Haftası nedeniyle yaptığı açıklamada üç haftayı geçen öksürüklerin ciddiye alınması gerektiğinin altını çizdi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Türkiye’de, insan sağlığı açısından hala büyük bir tehdit olarak görülen tüberküloza karşı her yıl ocak ayının ilk pazar günü ile başlayan haftada çeşitli çalışmalarla kamuoyunda farkındalık oluşturmaya çalışılıyor. Medicana International İzmir Hastanesi Genel Müdürü, Halk Sağlığı Doktoru Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, Veremle Savaş Haftası nedeniyle yaptığı açıklamada üç haftayı geçen öksürüklerin ciddiye alınması gerektiğinin altını çizdi. Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, “Verem genetik değil, bulaşıcıdır. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre tüberküloz küresel ölçekte hala ciddi bir halk sağlığı sorunu olup, dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri aktif hastalık gelişmemiş olsa da gizli (latent) verem enfeksiyonu taşımaktadır. Bu nedenle verem hastalığını iyi tanımakta fayda var” mesajını verdi.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de önemli bir halk sağlığı sorunu olan verem (tüberküloz), erken tanı ve düzenli tedavi ile tamamen iyileşebilen bir hastalık olmasına rağmen, geç başvuru ve yanlış bilgiler nedeniyle toplum açısından hala risk oluşturuyor. Veremle Savaş Haftası kapsamında hastalığa yönelik farkındalık çalışmalarının önemini vurgulayan Medicana International İzmir Hastanesi Genel Müdürü, Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, tüberküloz üzerine detaylı bilgi vererek uyarıda bulundu. Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, “Tüberküloz; etkeni ‘mycobacterium tuberculosis’ olan ve solunum yoluyla bulaşan bir enfeksiyon hastalığıdır. Bu hastalık genetik değildir; yani aileden kalıtsal olarak geçmez. Ancak tedavi edilmediğinde ciddi ve yaşamı tehdit eden sonuçlara neden olabilir. Hasta kişilerin öksürmesi, hapşırması ya da konuşması sırasında ortaya çıkan damlacıklar aracılığıyla havaya yayılır. Bu damlacıkların solunmasıyla sağlıklı bireyler enfekte olabilir. Burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekir: Enfekte olan her kişide hastalık gelişmez. Alınan basiller vücutta uyur halde kalabilir ve bağışıklık sisteminin zayıfladığı bir dönemde hastalığa yol açabilir. Hastalık gelişme riskinin en yüksek olduğu dönem, enfeksiyondan sonraki ilk iki yıldır” dedi.

"En riskli grup; hasta ile uzun süre aynı ortamı paylaşanlar"

Hastalığın bulaşma açısından en riskli grubun, verem hastalığına yakalanmış biriyle uzun süre aynı ortamı paylaşan kişiler olduğunu dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, “Bunların başında aile bireyleri ve yakın çalışma arkadaşları gelir. Tüberküloz: kaşık, çatal, bardak; giysi, çarşaf gibi eşyalar aracılığıyla bulaşmaz. Ancak mikrop, güneş görmeyen, havalandırması yetersiz ortamlarda havada uzun süre canlı kalabilir. Güneş ışığındaki ultraviyole ışınlar verem mikrobunu kısa sürede etkisiz hale getirir. Bu nedenle kalabalık, kapalı ve havalandırması yetersiz alanlar bulaşma açısından en riskli ortamlardır” diye konuştu. Öte yandan tüberkülozun en sık, toplumun en üretken yaş grubundaki yetişkinleri etkilediğini aktaran Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, “Ancak tüm yaş grupları risk altındadır. Vakaların ve ölümlerin yüzde 80’inden fazlası düşük ve orta gelirli ülkelerde görülmektedir. DSÖ’nün 2024 yılı verilerine göre; yeni verem vakalarının yüzde 34’ü Güney Doğu Asya Bölgesi’nde, yüzde 27’si Batı Pasifik Bölgesi’nde yüzde 25’i Afrika Bölgesi’nde görülmüştür. Yeni vakaların yaklaşık yüzde 87’si, Tüberküloz yükünün yüksek olduğu 30 ülkede toplanmıştır. Küresel toplamın üçte ikisi; Hindistan (yüzde 25), Endonezya (yüzde 10), Filipinler (yüzde 6.8), Çin (yüzde 6.5), Pakistan (yüzde 6.3), Nijerya (yüzde 4.8), Demokratik Kongo Cumhuriyeti (yüzde 3.9) ve Bangladeş’te (yüzde 3.6) kaydedilmiştir. İlk beş ülke tek başına küresel yükün yüzde 55’ini oluşturmaktadır” sözlerini kaydetti.

"Sadece bir halk sağlığı sorunu değil"

Tüberkülozun sadece bir halk sağlığı sorunu olmadığını, aynı zamanda ciddi bir sosyal ve ekonomik yüke neden olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Küresel ölçekte, tüberküloz tedavisi gören kişilerin ve ailelerinin yaklaşık yüzde 50’si, hane gelirinin yüzde 20’sini aşan, felaket düzeyinde maliyetlerle karşı karşıya kalmaktadır. Bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde hastalık riski daha yüksektir. DSÖ’nün 2024 yılı verilerine göre yeni Tüberküloz vakalarının: 0.97 milyonu yetersiz beslenme, 0.93 milyonu diyabet, 0.74 milyonu alkol kullanım bozuklukları, 0.70 milyonu sigara, 0.57 milyonu HIV enfeksiyonu ile ilişkilidir. Hastalık en sık akciğerleri tuttuğu için belirtiler çoğunlukla solunum sistemine aittir. 2–3 haftadan uzun süren, tedaviye yanıt vermeyen öksürük, balgam çıkarma, balgamda kan görülmesi, ateş, gece terlemesi, halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı, iştahsızlık, nefes darlığı, göğüs ve sırt ağrısı gibi şikayetler hastalığın belirtileri arasında yer almaktadır. Belirtiler genellikle hafif başlar ve yavaş ilerler. Bu nedenle pek çok hasta doktora geç başvurur. Oysa 2–3 haftadan uzun süren öksürük, mutlaka göğüs hastalıkları polikliniğinde ya da verem savaşı dispanserinde değerlendirilmelidir.”

Tüberküloz tanısının nasıl konulduğuna ilişkin de detayları paylaşan Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, “Tüberküloz tanısı, balgamda verem mikrobunun gösterilmesiyle konur. Hastanın yakınmaları ve akciğer filmi bulguları hastalıktan şüphelenmeyi sağlar. Ancak kesin tanı için mikrobiyolojik inceleme şarttır. Balgam ya da diğer örneklerde mikrobun görülmesi, kültürde basil üremesi tanıyı kesinleştirir” açıklamasını yaptı.

"En etkili yöntem: Doğrudan gözetimli tedavi"

Tüberküloz tedavisinde ilaçların düzensiz kullanılmasının mikrobun ilaca dirençli olmasına ve de bu durumun tedavi sürecini 18-24 ay kadar uzamasına neden olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, vereme karşı en etkili tedavinin doğrudan gözetimli tedavi olduğunu söyledi. Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, “Dünya Sağlık Örgütü, her doz ilacın sağlık çalışanı ya da eğitilmiş bir kişi tarafından içirilmesini önermektedir. Türkiye’de bu uygulama başarıyla sürdürülmektedir” dedi. Türkiye’de tüberküloz ilaçlarının Sağlık Bakanlığı tarafından karşılandığını, Verem Savaşı dispanserleri aracılığıyla bu ilaçların ücretsiz verildiğini ve hastalık takibinin de dispanserler aracılığıyla yapıldığını hatırlatan Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, “Türk Toraks Derneği’nin açıklamalarına göre; özel diyetler, iklim koşulları ya da istirahat, tedavinin temel unsuru değildir. En önemli faktör; ilaçların doğru, düzenli ve yeterli süre kullanılmasıdır. Tüberkülozdan korunmanın en etkili yolu, bulaştırıcı hastaların erken tanı alıp hızla tedaviye başlamasıdır. Uygun tedavi ile 2–3 haftada bulaştırıcılık büyük ölçüde ortadan kalkar. BCG aşısı, erişkinde hastalığı tamamen önlemez ancak özellikle çocuklarda ölümcül ve ağır formlara karşı koruma sağlar. Türkiye’de BCG aşısı, doğumdan sonra ikinci ayını dolduran bebeklere hayatta bir kez uygulanmaktadır” ifadelerini kullandı.

Tüberküloz hastasıyla temaslı olan kişilerin de mutlaka muayene edilmesi gerektiğini ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Remzi Karşı, “Buna temaslı muayenesi denir. Risk taşıyan ancak hasta olmayan kişilere genellikle 6 ay süreyle koruyucu tedavi uygulanır. Düzenli kullanıldığında hastalık gelişme riskini yüzde 90’a varan oranda azaltır. Özellikle çocuklar için hayati önemdedir” açıklamasını yaptı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/uc-haftayi-gecen-oksuruk-veremin-habercisi-olabilir-5518.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/uc-haftayi-gecen-oksuruk-veremin-habercisi-olabilir-5518.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/uc-haftayi-gecen-oksuruk-veremin-habercisi-olabilir-5518-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/uc-haftayi-gecen-oksuruk-veremin-habercisi-olabilir-5518.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/uc-haftayi-gecen-oksuruk-veremin-habercisi-olabilir/2865/</link>
			<pubDate>Thu, 08 Jan 2026 16:38:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sürekli Yorgun Hissedenler İçin 'Yorgunluk Haritası' Önerisi]]></title>
			<description><![CDATA[Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “Sürekli yorgunum diyen biri geldiğinde ilk adım nedenin haritasını çıkarmaktır. Ayrıntılı bir psikiyatrik görüşme ile duygu-durum, kaygı düzeyi, uyku, iş yaşamı, travma öyküsü ve stres faktörlerini tespit etmektir” açıklamasını yaptı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Stres, kaygı, uykusuzluk, hasta hissetme hali ve benzeri durumlar modern çağın insanından en çok duyulan şikayetler arasında yer alıyor. Bu şikayetlerin nedeni kimi zaman anlaşılamıyor ve kişi kendini mutsuz, asosyal ve sürekli depresif halde yaşamını sürdürürken bulabiliyor. Bu ruh halinin nedenleri konusunda bilgi veren Medicana Sağlık Grubu Psikiyatri Bölümü’nden Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, tıbbi açıdan hastada bir sağlık sorunu olmadığı takdirde şikayetin nedenlerine ilişkin bir haritalama yöntemi oluşturulduğunu ve bu haritaya göre 3 adımlık tedavi sürecinin başlatıldığını aktardı. Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “Sürekli yorgunum diyen biri geldiğinde ilk adım nedenin haritasını çıkarmaktır. Ayrıntılı bir psikiyatrik görüşme ile duygu-durum, kaygı düzeyi, uyku, iş yaşamı, travma öyküsü ve stres faktörlerini tespit etmektir” açıklamasını yaptı.

Modern yaşamın temposu, bitmeyen sorumluluklar ve dijital dünyanın hiç susmayan uyarıları… Günümüzde pek çok kişi “sürekli yorgunum” cümlesini sıkça kuruyor ancak bu yorgunluğun kaynağı her zaman netleşmeyebiliyor. Stres, kaygı, uykusuzluk ve açıklanamayan halsizlik; zamanla kişinin sosyal yaşamdan kopmasına, mutsuzluk ve çökkünlük hissinin kalıcı hâle gelmesine yol açabiliyor. Medicana International İzmir Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, tıbbi bir neden saptanmayan bu tabloda ‘yorgunluk haritası’ adı verilen bütüncül bir değerlendirme yaklaşımının iyileşmenin yolunu gösterdiğini belirtiyor. Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, ayrıntılı bir psikiyatrik görüşme ile duygu durumu, kaygı düzeyi, uyku düzeni, iş yaşamı, travma öyküsü ve stres faktörlerinin tek tek ele alındığını, elde edilen bu haritaya göre ise üç adımlı bir tedavi sürecinin planlandığını dile getirdi.

"Uykusuzluk depresyon ve anksiyeteyi tetikliyor"

Uykusuzluğun, depresyon ve anksiyete gelişiminde en güçlü risk faktörü olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “İlişki iki yönlü; bozuk bir uyku, depresyon riskini artırır, depresyon ise zaten uykuya dalma güçlüğü, erken uyanma veya sık uyanma döngüleriyle uykuyu bozar. Telefon ışığına bakarak uyuduğumuz, gece uyanıp bildirim kontrol ettiğimiz bir dünyada dinlendirici uyku artık bir lüks gibi. Gün boyu süren fiziksel ve zihinsel yorgunluğun ardında çoğu zaman kaliteli uykunun olmaması yatar. Uyku, beynin pekiştirme, duygusal düzenleme ve toksinlerden arınma (Glimfatik Sistem) süreçleri için kritik öneme sahiptir. Kalitesiz veya yetersiz uyku, beynin bilişsel işlevlerini (dikkat, hafıza, karar verme) bozar, bu da kişinin kendini "beyin sisi" içinde hissetmesine ve daha çabuk zihinsel olarak yorulmasına neden olur” dedi. Uykusuzluğun duygusal dengesizliğe de neden olduğunu aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “Bu durum, kişinin duygusal olarak daha hassas, sinirli ve stresle başa çıkmada yetersiz kalmasına yol açar. Bu duygusal dengesizlik, zihinsel enerjinin hızla tükenmesine neden olur. Ayrıca bağışıklık sistemini etkileyerek inflamasyonu artırır; bu da halsizlik ve bitkinliğe yol açar” açıklamasını yaptı. Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “Araştırmalar, kronik uykusuzluğun depresyon gelişimi için güçlü bir risk faktörü olduğunu göstermektedir. Tedavi edilmeyen uyku bozuklukları, psikiyatrik semptomların tedavisini de zorlaştırır. Bu nedenle mutlaka psikiyatrik değerlendirme gerektirir” ifadelerini kullandı.

"Depresyon mu, tükenmişlik mi? Sınır giderek silikleşiyor"

Depresyon ve tükenmişlik arasındaki ayrımın her geçen gün daha zor hâle geldiğini belirten Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, iki durumun sıklıkla birlikte görülebildiğine dikkat çekti. Tükenmişliğin çoğunlukla iş yaşamıyla sınırlı olduğunu ve işten uzaklaşıldığında belirtilerin hafifleyebildiğini aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, yorgunluk, isteksizlik ve duygusal çökkünlüğün yalnızca işle sınırlı kalmayıp hayatın tüm alanlarına yayıldığı, en az iki hafta süren dikkat dağınıklığı, işlev kaybı ve çökkünlük hâlinin ise depresyon açısından değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Kronik kaygının zihni sürekli tetikte tutarak kas gerginliği, baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, sindirim sorunları, uyku ve konsantrasyon bozukluklarına yol açtığını ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, modern iş yaşamındaki yüksek performans beklentileri, belirsiz rol tanımları, iş–özel yaşam sınırlarının kaybolması ve pandemi sonrası artan iş yükünün hem çalışan yetişkinlerde hem de gençlerde duygusal tükenmeyi belirgin biçimde artırdığını söyledi. Sınav ve kariyer baskısı, ekonomik belirsizlik ve sosyal medyanın meydana getirdiği karşılaştırma kültürünün gençleri zihinsel olarak yorduğunu aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, uzun süren yorgunluk ve ruhsal belirtilerin mutlaka bir ruh sağlığı uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

"İlk adım yorgunluğun haritasını çıkarmak"

‘Sürekli yorgunum’ şikâyetiyle başvuran bir kişide ilk adımın nedenin kapsamlı biçimde ortaya konması olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, ayrıntılı bir psikiyatrik görüşme ile duygu durumu, kaygı düzeyi, uyku düzeni, iş yaşamı, stres faktörleri ve travma öyküsünün değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, anemi, tiroit bozuklukları, enfeksiyonlar ve vitamin eksiklikleri gibi tıbbi nedenlerin de dışlanmasının önemine dikkat çekerek, sosyal ve çevresel etkenlerin; ekonomik stres, bakım verme sorumlulukları ve iş yeri koşullarının yorgunluk üzerinde belirleyici rol oynadığını vurguladı. Tedavide duygusal düzenleme, stresle baş etme ve sınır koyma becerilerinin güçlendirilmesinin temel olduğunu ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, uyku hijyeni, dijital detoks ve fiziksel aktivite gibi yaşam tarzı düzenlemelerinin zihinsel tükenmişliği azaltmada etkili olduğunu söyledi. Depresyon, anksiyete, panik atak, öfke kontrol sorunları veya obsesif belirtilerin eşlik ettiği durumlarda ise uygun tıbbi tedavilerin planlandığını aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, farkındalık ve nefes egzersizlerinin zihni sürekli tetikte tutan kaygı döngüsünü azalttığını, değer temelli yaşam, sosyal temas ve öz-şefkat pratiğinin tükenmişlikten korunmada önemli rol oynadığını dile getirdi. Ayrıca Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sınır koyma becerisinin, dijital uyaranların sınırlandırılmasının ve enerjiyi merkeze alan zaman yönetiminin kronik yorgunlukla mücadelede bilimsel olarak etkili yaklaşımlar arasında yer aldığını aktardı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/surekli-yorgun-hissedenler-icin-yorgunluk-haritasi-onerisi-4939.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/surekli-yorgun-hissedenler-icin-yorgunluk-haritasi-onerisi-4939.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/surekli-yorgun-hissedenler-icin-yorgunluk-haritasi-onerisi-4939-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2026/01/surekli-yorgun-hissedenler-icin-yorgunluk-haritasi-onerisi-4939.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/surekli-yorgun-hissedenler-icin-yorgunluk-haritasi-onerisi/2847/</link>
			<pubDate>Tue, 06 Jan 2026 16:55:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA["Üzüntü Kalbinizi Hasta Edebilir"]]></title>
			<description><![CDATA[Bilimsel çalışmalara göre, yoğun emosyonel stresin kalp kasını geçici olarak felç edebildiğini, ritim bozukluklarını tetikleyebildiğini ve kimi zaman gerçek bir kalp kriziyle neredeyse aynı belirtilere yol açabildiğini söyleyen Medicana Sağlık Grubu Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. İstemihan Tengiz, “Modern kardiyoloji, artık ruhsal durumun kalp sağlığının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve duygusal yüklenmenin biyolojik sonuçlarının göz ardı edilemeyeceğini net şekilde ortaya koymaktadır” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bilimsel çalışmalara göre, yoğun emosyonel stresin kalp kasını geçici olarak felç edebildiğini, ritim bozukluklarını tetikleyebildiğini ve kimi zaman gerçek bir kalp kriziyle neredeyse aynı belirtilere yol açabildiğini söyleyen Medicana Sağlık Grubu Kardiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. İstemihan Tengiz, “Modern kardiyoloji, artık ruhsal durumun kalp sağlığının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve duygusal yüklenmenin biyolojik sonuçlarının göz ardı edilemeyeceğini net şekilde ortaya koymaktadır” dedi.

Günlük hayatta “Kalbim sıkışıyor” diye tarif edilen his, kimi zaman sadece bir duygu değil, tıpta karşılığı olan ciddi bir tabloya işaret edebiliyor. Kırık kalp sendromunun gerçek bir kalp krizini bire bir taklit edebildiği konusunda uyarılarda bulunan Medicana International İzmir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. İstemihan Tengiz, “Yoğun stres altında veya ani üzüntüler yaşandığında sıkça kullanılan ‘kalbim sıkışıyor’ ifadesi, aslında tıpta ‘Takotsubo Kardiyomiyopatisi’ ya da daha bilinen adıyla ‘Kırık Kalp Sendromu’ olarak tanımlanan tabloyu düşündürür. Bu sendrom, Japonya’da ahtapot avında kullanılan dar boyunlu, geniş tabanlı kaba benzeyen kalp şekli nedeniyle bu adı alır. Genellikle sevilen birinin kaybı, ayrılık, büyük bir tartışma, iş kaybı, ekonomik kriz veya trafik kazası gibi yoğun emosyonel ya da fiziksel streslerin hemen ardından ortaya çıkar." dedi.

Bu tür durumlarda vücutta aşırı miktarlarda adrenalin ve katekolamin ortaya çıkabildiğini ve kalp kasında geçici süreyle kasılma durumu meydana gelmesine neden olabildiğini ifad eden Tengiz, "Göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı ve baş dönmesi gibi kalp krizinde de görülen şikâyetler görülebilir. Belirtilerin kalp krizini birebir taklit etmesi ise sıkça acil başvurusuna yol açar. Çünkü EKG bulguları ve kimi zaman kan değerleri bile kalp kriziyle karışabilir; ancak anjiyografi yapıldığında koroner damarların tıkalı olmadığı anlaşılır. Bu noktada doğru tanının konması ve uygun tedavinin planlanması için kardiyoloji uzmanlarının değerlendirmesi büyük önem taşır” diye konuştu.

"Duygular ve hormonlarla şekillenen denge"

Takotsubo’nun çoğu zaman geçici bir tablo olması ve birkaç hafta içinde kalp fonksiyonları normale dönmesinin hafife alınacak bir durum olarak değerlendirilmemesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. İstemihan Tengiz, “Özellikle ileri yaş kadınlarda daha sık görülmesi, ritim bozuklukları ve kalp yetersizliği gibi komplikasyonlara yol açabilmesi nedeniyle dikkatle izlenmesi gerekir. Modern kardiyoloji, artık ruhsal durumun kalp sağlığının ayrılmaz bir parçası olduğunu ve duygusal yüklenmenin biyolojik sonuçlarının göz ardı edilemeyeceğini net şekilde ortaya koymaktadır. Stres hormonlarının kalp üzerindeki etkileri yalnızca Takotsubo’yla sınırlı değildir. Yoğun stres dönemlerinde aritmiler, tansiyon yükselmeleri, belirgin çarpıntılar ve mevcut kalp hastalıklarının alevlenmesi sık karşılaşılan durumlardır. Bu nedenle stres yönetimi, düzenli fiziksel aktivite, kaliteli uyku, sosyal destek sistemleri ve psikolojik dayanıklılığı artıran yaşam alışkanlıkları, uzun vadede kalbi koruyan önemli faktörler hâline gelir. Günümüzde şehir yaşamının getirdiği yoğun tempo, ekonomik kaygılar ve duygusal yüklerin görünürlüğünün artması, kırık kalp sendromunun daha fazla konuşulmasına neden olurken, bize kalbin sadece biyolojik bir pompa olmadığını; duygular ve hormonlarla şekillenen kırılgan bir denge içinde çalıştığını hatırlatır” ifadelerini kullandı.

"Kalbi koruyucu alışkanlıklar edinin"

Takotsubo’nun belirtileri ve bulguları gerçek bir kalp kriziyle neredeyse bire bir aynı olduğunun altını çizen Prof. Dr. İstemihan Tengiz, göğüste baskı, sıkışma, yanma hissi, nefes darlığı, çarpıntı, kola, boyna ya da çeneye yayılan ağrı, terleme, bulantı ve baş dönmesi gibi belirtilerde acilen hastaneye başvurulmasında fayda olduğunu söyledi. Prof. Dr. İstemihan Tengiz, “Tanı sürecinde EKG, kalp kası enzimleri ve kalp ultrasonu gibi yöntemler kullanılır; gerekli görüldüğünde anjiyografi yapılır. Hastaların çoğu erken dönemde ritim bozukluğu, akut kalp yetmezliği veya kapak hastalığı gelişebileceği için yoğun bakım ya da kardiyoloji servisinde kısa süre izlenir. Tedavi kişiye göre planlanmakla birlikte genellikle kalp hızını azaltan ilaçlar, kalp kası fonksiyonunu destekleyen tedaviler ve gerekirse kan sulandırıcılar tercih edilir. Tıkalı damar olmadığı için balon veya stent uygulanması gerekmez” diye konuştu. İyileşme süreciyle ilgili de bilgi veren Prof. Dr. İstemihan Tengiz, sözlerini şöyle tamamladı: “İyileşme döneminde ağır fiziksel aktivitelerden uzak durmak, kafein ve nikotin gibi uyarıcıları azaltmak, düzenli kontrol yaptırmak ve stres kaynaklarının yönetilmesine özen göstermek önem taşır. Kalbi koruyucu yaşam tarzı alışkanlıkları arasında ise düzenli egzersiz, nefes çalışmaları, meditasyon, bilişsel davranışçı terapi yöntemleri, uyku hijyeninin düzenlenmesi ve güçlü sosyal bağlar kurmak öne çıkar. Araştırmalar, yalnızlığın kalp hastalığı riskini belirgin şekilde artırabildiğini, düzenli egzersiz ve gevşeme tekniklerinin ise stres hormonlarını düşürerek kalp fonksiyonlarını dengelediğini ortaya koymaktadır.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/uzuntu-kalbinizi-hasta-edebilir-4596.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/uzuntu-kalbinizi-hasta-edebilir-4596.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/uzuntu-kalbinizi-hasta-edebilir-4596-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/uzuntu-kalbinizi-hasta-edebilir-4596.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/uzuntu-kalbinizi-hasta-edebilir/2761/</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 15:31:45 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kış Hastalıklarına Karşı Temkinli Takviye Kullanımı Çağrısı]]></title>
			<description><![CDATA[Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, “Bitkisel, aktardan alınan ürünlerde toksisite, alerji ve ilaç etkileşimi riski bulunur. Antibiyotikler sadece bakteriyel enfeksiyon varlığında ve doğru endikasyonla kullanılmalıdır” ifadelerini kullanırken, reçetesiz ilaçlardan da uzak durulması önerisinde bulundu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yüzyıllardır çeşitli bitkisel karışımlarla hastalıklara çare aranmış, bunun karşılığında da bugünkü ilaçların temeli atılmıştır. Ancak tıp, bu konuda ne kadar ilerlerse ilerlesin bugün alternatif tedavi yöntemi olarak bilinen; bitki çayları, ballı limonlu karışımlar ve benzeri yöntemler bazı hastalık durumlarında kullanılabiliyor. Bu tarz yöntemleri özellikle çocukların tedavisinde kullanırken 2 kere düşünmek gerektiğinin altını çizen Medicana Sağlık Grubu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, “Bitkisel, aktardan alınan ürünlerde toksisite, alerji ve ilaç etkileşimi riski bulunur. Antibiyotikler sadece bakteriyel enfeksiyon varlığında ve doğru endikasyonla kullanılmalıdır” ifadelerini kullandı.

Kışın çocuklarda öksürük şikayetinin sık tekrarlamasından kaynaklı çoğu ebeveyn çareyi doğal yöntemlerde arıyor. Kimisi pekmezli ballı limonlu yöntemlere başvurabilirken kimisi de ıhlamur, nane limon gibi bitkisel yöntemlere yönelebiliyor. Söz konusu yöntemlerin özellikle çocuklar üzerinde uygulanması noktasında dikkatli olunması gerektiğini dile getiren Medicana International İzmir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, öksürüğün en sık viral üst solunum yolu enfeksiyonları nedeniyle meydana geldiğini aktararak, yeterli sıvı tüketimi ve dinlenme ile hastalık sürecinin çocuklar için hafif geçirilebileceğini ifade etti. Öksürük şikayetinin yanında; nefes darlığı, morarma (dudak ve çevresi), yüksek ateş ve genel durumda kötüleşme, kanlı ya da şiddetli balgam, çok küçük bebeklerde emmekte zorlanma gibi semptomların görülmesi durumunda hemen bir doktora başvurulması gerektiğinin altını çizen Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, sosyal medyadaki sözde doğal yöntemlerin hastaların hekime başvurma süreçlerini geciktirdiğine dikkat çekti. Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, “Sosyal medyadaki doğal reçeteler nedeniyle tıbbi değerlendirme gecikebilir veya gereksiz ürün kullanımı olabilir. Bu yüzden herhangi bir semptom varsa bir hekime görünmeli. Çünkü bazen dakikalarla yarışılabiliyor. Dolayısıyla popüler tavsiyeler yerine semptomun şiddetine ve süresine göre sağlık profesyonelinin yönlendirmesi çok önemli” mesajını verdi.

"Reçetesiz ilaçlardan uzak durun"

Öksürüğü hafifletmek amacıyla evde uygulanabilecek yöntemlerle ilgili bilgi veren Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, viral hastalıklarda ilk ve en önemli desteğin yeterli sıvı alımı olduğunu söyledi. Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, “Çocuklardaki öksürüğü hafifletmek için bal kullanacaksak çocuğun 1 yaşın üstünde olması gerektiği unutulmamalıdır. Bal için, akut üst solunum yolu öksürüğünde yatmadan önce sadece bir tatlı kaşığı tüketildiğinde öksürük ve gece uykusuna kısmen iyi gelebildiğini gösteren çalışmalar var. Ama 1 yaş altında kesinlikle bal kullanılmaz. Ayrıca çocuğun burnunun tıkanık olmamasına ve evin nem oranının yüzde 40 ila yüzde 60 arasında tutulmasına özen gösterilmeli. Aksi takdirde burun tıkanıklığı ve beraberinde de öksürük görülebilir. Bununla birlikte evin yüzde 60’tan fazla nemlenmemesine de özen gösterilmel. Çünkü bu da evde mikroorganizmaların çoğalmasına ortam hazırlar ve çocuğu daha da hasta edebilir” açıklamasını kaydetti. Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, öksürüğü hafifletmek amacıyla önerilen doğal çaylarla ilgili de uyarıda bulunarak, “Bazı bitkisel ürünlerin uzun kullanımı veya fazla dozu irritasyon, alerji, ishal veya etkileşimlere yol açabilir. Bu nedenle özellikle 2 yaş altındaki bebeklerde ve kronik hastalığı olan çocuklarda hekiminizle danışmadan bitkisel karışım vermeyin” dedi.

"En doğal çözüm; dengeli beslenme ve düzenli uyku"

Çocuktaki öksürüğün hafiflemesi veya çocuğun iyileşmesi adına doğal çözümlerle harekete geçen ebeveynlerin en sık yaptığı hatalara dikkat çeken Uzm. Dr. Gülnar Kerimova, 1 yaş altına bal vermeknin, botulizm riski meydana getirebileceğini ifade ederek, "Gereksiz veya hatalı antibiyotik uygulaması, hem faydasız hem de antibiyotik direncine neden olur. Reçetesiz öksürük-soğuk algınlığı ilaçlarını küçük çocuklara vermek, nemlendirici cihazı temizlemeden kullanmak veya aşırı nemlendirmek, gereksiz pek çok bitkisel karışımı aynı anda vermek gibi durumlar ebeveynlerin en sık yaptığı hatalar olarak öne çıkıyor. Çocuklarda öksürüğü hafifletmek ve de bağışıklığı güçlü tutmak için yeterli uyku, dengeli beslenme, el hijyeni ve aşılar oldukça büyük önem taşır. Bu önlemler, solunum yolu enfeksiyonlarının sıklığını ve şiddetini azaltır. Şunu unutmayın; bağışıklığı güçlendirmek için özel bir iksirimiz yok. Çocuğunuzun beslenmesine, el hijyenine, yeterli uyumasına, aşılarını yaptırmaya özen gösterin. Takviye edici gıdalar alırken, lütfen doktorunuzla görüşün. Okul öncesi ve okul çağı çocuklarında yeterli uyku süresi enfeksiyon riskini düşürür; uyku yoksunluğu bağışıklık fonksiyonunu zayıflatır. Özetle düzenli, yeterli uyku ve sağlıklı beslenme semptom yönetiminde ve korunmada yardımcıdır.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/kis-hastaliklarina-karsi-temkinli-takviye-kullanimi-cagrisi-5532.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/kis-hastaliklarina-karsi-temkinli-takviye-kullanimi-cagrisi-5532.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/kis-hastaliklarina-karsi-temkinli-takviye-kullanimi-cagrisi-5532-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/kis-hastaliklarina-karsi-temkinli-takviye-kullanimi-cagrisi-5532.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/kis-hastaliklarina-karsi-temkinli-takviye-kullanimi-cagrisi/2751/</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 16:35:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Modern Hayatın Sessiz Salgını: Dijital Yorgunluk]]></title>
			<description><![CDATA[Modern çağ insanından sıklıkla duyulan ‘çok yorgunum’ serzenişine ilişkin Medicana International İzmir Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Modern çağ insanından sıklıkla duyulan ‘çok yorgunum’ serzenişine ilişkin Medicana International İzmir Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar değerlendirmelerde bulundu. Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “Sürekli yorgunluk bir teşhis değil, bir sonuçtur. Arkasında depresyondan kaygıya, uyku bozukluklarından iş yaşamının baskılarına kadar uzanan geniş bir neden yelpazesi vardır. Bunda modern yaşamın koşturmacası, dijital yük ve pandemi sonrası dönemin etkisi var. Ancak bu durum, çoğunlukla var olan depresyon, anksiyete, tükenmişlik, uyku bozuklukları gibi tanıların yeni yaşam koşulları altında daha yoğun yaşanması şeklinde ortaya çıkıyor. Yorgunluk aslında yeni bir tanımlama değil ama çağın yeni dili haline geldi” dedi. Ayrıca tükenmişlik sendromuna da (burn-out) değinen Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “Dünya Sağlık Örgütü bunu bir hastalık değil, iş yaşamına özgü bir stres yanıtı olarak sınıflar. Enerji tükenmesi, işle duygusal uzaklaşma, mesleki verimlilikte azalma... Görülüyor ki modern dünyanın temposu, insan biyolojisinin kaldıramadığı kadar hızlı ilerliyor. Bu nedenle ‘yorgunluk’ bugün artık bir toplum meselesi haline geldi” diye konuştu.

"En çok dijital dünya yoruyor"

Gelişen teknolojiyle beraber bireylerin sürekli olarak uyaranlara maruz kaldığını dile getiren Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “Bildirimler, mesajlar, aramalar, sosyal medyada kusursuz görünen hayatlar, ‘geride kalıyorum’ hissi, her an ulaşılabilir olma beklentisi gibi durumlar ruh sağlığında dijital tükenmişlik veya sosyal medya yorgunluğu olarak adlandırılan yeni bir tabloya neden oluyor. Yoğun iş temposu, şehir yaşamı ve dijital uyarana maruz kalmak, insan beynini yüksek alarm durumunda tutabilir. Bu da kronik strese neden olarak vücudun sempatik sinir sistemini sürekli aktive eder. Kortizol ve adrenalin seviyelerinin yükselmesiyle bedeni sürekli savaş ya da kaç halinde tutar. Bu durum biyolojik olarak ‘allostatik yük’ yani vücudun kronik stres karşısında uyum sağlamaya çalışırken yıpranma bedeli kavramıyla açıklanabilir. Kronik stres; otonom sinir sistemi ve inflamatuvar yanıtları aktive ederek hem fiziksel hastalıklara hem zihinsel yorgunluğa zemin hazırlamaktadır” açıklamasını yaptı. Sosyal medyayı yoğun kullanan kişilerde kaygı ve depresyonun yanı sıra yorgunluk belirtilerinin de gözlemlendiğinin yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıktığını aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, “Diğer bir açıdan bakacak olursak literatürde ‘sosyal medya yorgunluğu’, ‘teknostres’, ‘Fear of Missing Out (FoMO)’ bir şeyleri kaçırma, geri kalma korkusu’ gibi kavramlar artık ciddi şekilde çalışılıyor. FoMO ve sosyal medya bağımlılığı arttıkça anksiyete, depresyon belirtileri, yorgunluk ve tükenmişlik hissi, dikkat eksikliği artıyor” değerlendirmesinde bulundu.

"Yavaşlamak, hatta bazen durmak gerekiyor"

Sürekli yorgunluğun, bedenin ve zihnin alarm sistemi olduğunu aktaran Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, bu noktada çözümün, yaşam ritmini yeniden ayarlamakta ve gerekirse bir ruh sağlığı uzmanından destek almakta olduğunu vurguladı. Özellikle biraz yavaşlamanın, gerekirse durmanın ve dinlenmek gerektiğinin altını çizen Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, sözlerine şöyle devam etti: “Pandemi döneminden sonra artan ekran süresi, özellikle gençlerde ve çalışanlarda uyku bozukluğu, daha az hareket ettiğimiz daha çok oturduğumuz bir yaşam, anksiyete ve özgüven sorunları ile ilişkilendiriliyor. Bu nedenle artık dijital hijyen / dijital detoks önerilerini daha aktif şekilde gündeme gelmeye başladı. Dijital detoks, zaman yönetimi ve sınır koymak, yorgunluk ya da tükenmişlik hissine iyi gelebilir. Bu davranışlar, zihinsel yorgunluğu azaltmada bilimsel olarak kanıtlanmış ve son derece etkilidir. Sınır koyma becerisi tükenmişlikten korunmanın en önemli aracıdır. Başkalarının taleplerine veya iş yüküne ‘hayır’ diyebilme becerisi, kişisel zamanı ve enerjiyi korur. Sınır koymak, sadece başkalarına karşı değil, kişinin kendi mükemmeliyetçi iç sesine de sınır koymayı kapsamalıdır. Dijital detoksta ise özellikle yatmadan bir saat önce tüm ekranların kapatılması, beynin uyku hormonu olan melatonin salgılamasına yardımcı olabilir. Belirlenen saatlerde bildirimleri kapatmak, sürekli tetikte olma hâlini azaltabilir. Zaman yönetimini ise sadece görevlerin listelenmesi olarak değerlendirmeyin. Gün içinde enerjinin yüksek olduğu saatleri belirleyip en zorlu bilişsel görevleri bu saatlere yaparak, bilişsel tükenmeyi önleyebilirsiniz.”

"Anı yaşamaya odaklanın"

Yorgunluk ve tükenmişlik halinden korunmanın yollarına değinen Dr. Öğretim Üyesi Müge Yaşar, şöyle konuştu: “Herkesin uygulayabileceği stratejilerden biri farkındalık (mindfulness) ve nefes egzersizleridir. Anı yaşamaya odaklanmak, zihnin sürekli geçmiş kaygıları veya gelecek endişeleri arasında dolaşmasını azaltabilir. Düzenli diyafram nefesi, otonom sinir sistemini dengeleyerek dinlenme ve sindirimden sorumlu parasempatik sistemi aktive eder. Enerjiyi tüketen değil, anlam ve amaç katan aktivitelere zaman ayırmak. Aile, arkadaş, meslektaşlarla gerçek temas, yalnızlığı ve tükenmişlik riskini azaltan en güçlü faktörlerden biridir. Kendine karşı nazik olmak ve hatalı olduğunda veya zorlandığında kendini yargılamak yerine destek olmak mükemmeliyetçilikle mücadelede en etkili araçtır.”


Tahmini okuma suresi: 5 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/modern-hayatin-sessiz-salgini-dijital-yorgunluk-7059.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/modern-hayatin-sessiz-salgini-dijital-yorgunluk-7059.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/modern-hayatin-sessiz-salgini-dijital-yorgunluk-7059-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/modern-hayatin-sessiz-salgini-dijital-yorgunluk-7059.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/modern-hayatin-sessiz-salgini-dijital-yorgunluk/2729/</link>
			<pubDate>Tue, 16 Dec 2025 14:14:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Diyetisyen Seda Uşarer'den 'Kalori Hesabı' Mesajı]]></title>
			<description><![CDATA[Beslenme alışkanlıklarıyla ilgili detaylı bilgi veren Medicana Sağlık Grubu Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Diyetisyen Seda Uşarer, “Rengarenk sofralara hazır olun. Sağlıklı beslenmek, kalori hesabı yapmaktan ibaret olmayacak. Bağırsak mikrobiyotasından sürdürülebilir tarıma, işlenmiş gıdalardan fonksiyonel besinlere, ruh sağlığından kişiye özel diyetlere kadar birçok konu yeni yılda gündemimizde olacak” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Beslenme alışkanlıkları; ekonomik ve çevresel nedenlerle değişime uğruyor. İnsanların temiz içerikli ve sağlıklı gıda arayışı tabakların değişimine neden oluyor. Yeni yılla birlikte sağlıklı ve dengeli bir hayata adım atmak isteyenler de öncelikle diyet listelerini eline alıyor ve beslenme alışkanlıklarına bir düzen getirmeye çalışıyor. Bu noktada 2026’da sofraların renginin de bambaşka olacağını ifade eden Medicana International İzmir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Seda Uşarer, “Artan gıda fiyatları, sağlık kaygıları, çevresel sorunlar ve bilimsel araştırmalar… Tüm bu faktörler 2026’ya girerken beslenme alışkanlıklarını hiç olmadığı kadar hızlı değiştiriyor. Eskiden diyet denince akla yalnızca kalori hesabı gelirken, artık konu çok daha geniş bir çerçevede ele alınıyor. Bağırsak mikrobiyotasından sürdürülebilir tarıma, işlenmiş gıdalardan fonksiyonel besinlere, ruh sağlığından kişiye özel diyetlere kadar… Kısacası, tabaklar değişiyor” dedi.

"Genç kuşağın tercihi sürdürülebilirlik"

Bitkisel ağırlıklı beslenmenin giderek yaygınlaştığına dikkat çeken Dyt. Seda Uşarer şöyle konuştu: “Bitkisel ağırlıklı beslenme artık yalnızca veganların veya sağlıklı yaşam meraklılarının ilgisini çeken bir trend değil, geniş toplum kesimlerinin benimsediği bir yaklaşım. Bunun başlıca sebebi, bilimsel araştırmaların bitkisel beslenmenin sağlığa olan faydalarını çok daha güçlü bir biçimde ortaya koyması. Lif açısından zengin gıdalar; sebzeler, meyveler, tam tahıllar, baklagiller bağırsak bakterileri için adeta bir ‘mücadele dostu’ niteliğinde."

Lif tüketiminin artmasıyla; bağışıklık güçlenmesi, daha iyi sindirim, daha dengeli kan şekeri, uzun vadede kalp-damar hastalıklarının azalması gibi etkilerin ortaya çıktığını ifade eden Uşarer, "Ayrıca bitkisel beslenme çevresel etkileri açısından da öne çıkıyor. Su tüketimi, karbon ayak izi, tarım alanlarının kullanımı gibi konularda et ağırlıklı diyetlere göre çok daha sürdürülebilir olması, özellikle genç kuşağın seçimlerini ciddi şekilde etkiliyor.” dedi.

Bitkisel ağırlıklı beslenmenin 2026 yılının yeni trendini belirleyeceğini ve bu nedenle yeni yılda en çok duyulacak kavramın ‘bitkisel ağırlıklı ama esnek beslenme’ olacağını söyleyen Diyetisyen Seda Uşarer, “Yani, kimisi tamamen vegan olurken, kimisi sadece et tüketimini azaltıyor ama herkes sofrayı daha renkli, daha lifli ve daha çeşitli hale getiriyor” ifadelerini kullandı.

"Geleneksel gıdaların kıymeti artıyor"

Tüketicilerin işlenmiş gıdalara karşı daha dikkatli olduğunun altını çizen Dyt. Seda Uşarer, sözlerine şöyle devam etti: “2026’da tüketici davranışları işlenmiş gıdalara karşı da değişiyor. İnsanlar artık yalnızca “Kalorisi ne kadar” sorusunu sormuyor. “Temiz içerikli mi? Raf ömrü ne kadar? İçinde gerçek gıdalar var mı? Bu ürün bağırsak sağlığını nasıl etkiler?” gibi sorular daha sık soruluyor. Ev yapımı yoğurt, evde hazırlanan granola, katkısız fırın ürünleri ve temiz içerikli ürünler daha fazla tercih ediliyor. Birçok kişi artık paketli ürün alışverişinde birkaç saniye durup etiketi okuyor. Markaya güvenme algısı değişiyor, artık tüketici içeriğe güvenmeyi tercih ediyor. Öte yandan bilim dünyası yıllar sonra kefir, yoğurt, şalgam suyu, tarhana, turşu gibi geleneksel fermente gıdaların kıymetini daha çok bilmeye başladı. Probiyotik içeren fermente gıdalar, bağırsak duvarını güçlendiriyor, şişkinlik ve sindirim şikâyetlerini azaltıyor, bağışıklık sistemini aktif tutuyor, bazı vitaminlerin emilimini artırıyor. Dünyada son birkaç yıldır bağırsak sağlığı, neredeyse her sağlık tartışmasının merkezinde. Bağırsak-beyin aksı kavramı, stres yönetimi ve ruh sağlığı açısından da önemli yer teşkil ediyor. Hatta bazı araştırmalar, bağırsak mikrobiyotası düzenli olan insanların stres karşısında daha dayanıklı olabildiğini gösteriyor. Bu nedenle 2026’nın en çok konuşulan konularından biri; mikrobiyomu destekleyici beslenme modeli olacak.”

"Mucize diyetler değil, uzun vadeli denge önem kazanıyor"

Yaygın olarak uygulanan ketojenik diyet, aralıklı oruç veya karbonhidratı kesmek gibi uygulamaların herkese aynı oranda iyi gelmediğinin anlaşıldığını aktaran Dyt. Seda Uşarer, “Her bedenin çalışma şekli farklı. Kimisi sabah kahvaltısını atladığında gayet iyi hissederken, kimi öğlene kadar titreme ve baş ağrısı yaşayabilir. Genetik farklılıklar, hormon dengesi, bağırsak florası, stres düzeyi, fiziksel aktivite, metabolik kapasite… Bunların hepsi kişilerin aynı besine vereceği yanıtı değiştiriyor. 2025’te beslenme danışmanlığında en çok duyulan cümle şu oldu: Sana iyi gelen, başkasına iyi gelmeyebilir. Bu nedenle kişiye özel yaklaşım güç kazanıyor. Parmak izi gibi kişiye özgü beslenme planları, bağırsak mikrobiyota analizi, kişisel glukoz yanıtı ölçümü, genetik testler henüz yaygın ve ekonomik olmasa da geleceğin beslenme anlayışının temelini oluşturuyor” ifadelerini kullandı. Öte yandan popüler diyetlerin ciddi riskler meydana getirebileceğini söyleyen Dyt. Seda Uşarer, “Birçok kişi bu diyetlere hızlı kilo vermek için başlıyor. Ama sürdürülebilir olmayan bir yola girebiliyorlar. Yoyo etkisi, hormon dengesi bozulması, vitamin-mineral eksikleri gibi olumsuz sonuçlarla karşılaşabiliyorlar. Bu nedenle 2026’nın bir diğer beslenme yaklaşımı da ‘kısa vadeli mucize diyet değil; uzun vadeli denge’ olacaktır” açıklamasında bulundu.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/diyetisyen-seda-usarer-den-kalori-hesabi-mesaji-6335.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/diyetisyen-seda-usarer-den-kalori-hesabi-mesaji-6335.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/diyetisyen-seda-usarer-den-kalori-hesabi-mesaji-6335-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/diyetisyen-seda-usarer-den-kalori-hesabi-mesaji-6335.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/diyetisyen-seda-usarer-den-kalori-hesabi-mesaji/2717/</link>
			<pubDate>Sun, 14 Dec 2025 18:21:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Klinik Psikolog Burçin Deniz'den Akran Zorbalığı Mesajı]]></title>
			<description><![CDATA[Çeşme Kent Konseyi Kadın Meclisi ve Medicana Çeşme Tıp Merkezi iş birliğinde Medicana Sağlık Grubu Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Burçin Deniz, Çeşme’de ebeveynlerle bir araya gelerek akran zorbalığına karşı dikkat edilmesi gereken noktalarla ilgili bilgi verdi. Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Akran zorbalığı bir çocuğun geleceğini şekillendiren ve üzerinde dikkatle durulması gereken bir deneyimdir” diye konuştu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Genç ruhlarda olumsuz izler bırakan akran zorbalığı, son yıllarda mücadele edilmesi gereken konulardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler ve özel sektör el ele vererek akran zorbalığına karşı özellikle ebeveynlerin bilinçlenmesi için önemli farkındalık çalışmalarına imza atıyor. Söz konusu çalışmalardan biri de Medicana International İzmir Hastanesi’nin katkılarıyla, Çeşme Kent Konseyi Kadın Meclisi ve Medicana Çeşme Tıp Merkezi işbirliğiyle uygulamaya geçirildi. Ebeveynlerle Çeşme Kent Konseyi’nin konferans salonunda bir araya gelen Medicana International İzmir Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Klinik Psikolog Burçin Deniz ‘Akran Zorbalığı’ başlıklı seminerde önemli mesajlar verdi. Klinik Psikolog Burçin Deniz akran zorbalığının tanımı, etkileri ve korunma yollarıyla ilgili aileleri bilgilendirdi.

"Çocuk ve ergen sağlığını tehdit ediyor"

Akran zorbalığının çokça göz ardı edildiğini fakat zorbalığa uğrayan kişide derin etkilere neden olduğunu aktaran Klinik Psikolog Burçin Deniz, akran zorbalığının basit bir şakalaşmadan çok daha farklı bir olgu olduğunu vurguladı. Zorbalığın kasıtlı, tekrarlayıcı ve güç dengesizliğine dayalı bir davranış biçimi olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Günümüzde fiziksel zorbalık kadar sözel ve ilişkisel zorbalıkta –ki özellikle dijital platformlarda yaşanan siber zorbalık- çocuk ve ergen ruh sağlığını tehdit eden en önemli unsurlardan biri hâline gelmiş durumda” dedi. Akran zorbalığının çocuklar üzerinde kısa ve uzun vadeli olumsuz sonuçlara neden olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Burçin Deniz, “Özgüven kaybı, okula gitmek istememe, kaygı ve sosyal geri çekilme gibi belirtiler yalnızca başlangıç. Zorbalığın etkileri ilerleyen yıllarda güven problemleri, akademik düşüşler ve sosyal kırılmalarla kendini gösteriyor. Bu yönüyle zorbalık, yalnızca o an yaşanan bir problem olarak değerlendirilmemeli. Bir çocuğun geleceğini şekillendiren ve üzerinde dikkatle durulması gereken bir deneyim olarak görülmelidir” mesajını verdi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/klinik-psikolog-burcin-deniz-den-akran-zorbaligi-mesaji-1603.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/klinik-psikolog-burcin-deniz-den-akran-zorbaligi-mesaji-1603.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/klinik-psikolog-burcin-deniz-den-akran-zorbaligi-mesaji-1603-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/12/klinik-psikolog-burcin-deniz-den-akran-zorbaligi-mesaji-1603.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/klinik-psikolog-burcin-deniz-den-akran-zorbaligi-mesaji/2713/</link>
			<pubDate>Sat, 13 Dec 2025 16:17:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hava kirliliği Sigara Kadar Tehlikeli]]></title>
			<description><![CDATA[Medicana Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, “Sigara içmeyen kişilerde akciğer kanseri görülme oranlarındaki belirgin artış, son yılların en dikkat çekici halk sağlığı sorunlarından biri hâline geldi. Hava kirliliği, radon maruziyeti, kapalı alanlardaki kirleticiler ve genetik mutasyonlar gibi sigara dışı risk faktörlerinin önem kazandığı bu dönemde sigara içmeyen bireylerin de kanser riski açısından göz ardı edilmemesi gerekiyor” diye konuştu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sigara, başta akciğer kanseri olmak üzere birçok kanser türünün bir numaralı nedeni olarak biliniyor. Ancak artık sigara kullanmayan kişilerde de akciğer kanserine yakalanma oranlarında ciddi bir artış görüldüğünü belirten Medicana International İzmir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, sigara dışında artan hava kirliliğinin de kanseri tetiklediğini söyledi. Uzm. Dr. Merda Erdemir ışık, “Dünya genelinde akciğer kanseri, hem erkeklerde hem de kadınlarda kansere bağlı ölümlerin başında geliyor. Ancak son yıllardaki istatistikler, özellikle kadınlarda ve genç yaş gruplarında hastalığın beklenenden daha fazla görüldüğünü ortaya koyuyor. Sigara içmeyen kişilerde akciğer kanseri görülme oranlarındaki belirgin artış, son yılların en dikkat çekici halk sağlığı sorunlarından biri hâline geldi. Hava kirliliği, radon maruziyeti, kapalı alanlardaki kirleticiler ve genetik mutasyonlar gibi sigara dışı risk faktörlerinin önem kazandığı bu dönemde sigara içmeyen bireylerin de kanser riski açısından göz ardı edilmemesi gerekiyor” dedi.

"Yüzde 20’si hiç sigara içmeyenlerden oluşuyor"

Dünya genelinde akciğer kanseri vakalarının yüzde 15-20’sinin hayatı boyunca sigara içmemiş kişilerden oluştuğunu aktaran Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, “Akciğer kanseri sadece sigara içenlerin hastalığıdır algısı artık geçerliliğini yitiriyor. Artışın en büyük nedenleri arasında hava kirliliği (PM2.5), radon gazı, pasif içicilik, genetik yatkınlık ve kapalı ortam toksinleri yer alıyor. Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde hava kalitesinin Dünya Sağlık Örgütü sınır değerlerinin üzerinde seyretmesi, sigara içmeyen bireylerde bile akciğer kanseri riskini artırıyor” ifadelerini kullandı. Vaka analizine bakıldığında özellikle sigara içmeyen kadınlarda akciğer kanserinin görüldüğünü söyleyen Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, “Özellikle adenokarsinom alt tipinin kadınlarda daha sık görüldüğü gözlemlenmiş. Bu durum, hem hormonal faktörlerle hem de kadın akciğer dokusunun çevresel toksinlere karşı daha duyarlı olabileceğine dair bulgularla ilişkilendiriliyor. Ayrıca büyük şehirlerde yaşayan kadınların günlük yaşamda daha yüksek düzeyde hava kirliliğine maruz kalması da risk artışında önemli rol oynadığı düşünülüyor” açıklamasını yaptı.

"Belirtiler çoğu zaman gözden kaçıyor"

Sigara içmeyen kişilerde hastalığın çoğu zaman sessiz ilerlediğini dile getiren Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, geçmeyen öksürük, nefes darlığı, tekrarlayan enfeksiyonlar, göğüs ağrısı, ses kısıklığı ve açıklanamayan kilo kaybının ciddiye alınması gerektiğini vurguladı. “Sigara içmeyen kişilerde kanser olasılığının daha düşük olduğunun düşünülmesi, tanıda gecikmelere neden olabiliyor” diyen Uzm. Dr. Merda Erdemir Işık, “Hava kirliliğinden korunmak için HEPA filtreli hava temizleyicileri kullanabilirsiniz, yoğun trafik saatlerinde dış hava aktivitelerini azaltın, evinizi mutlaka havalandırın, mutfak aspiratörlerinin aktif kullanın ve de radon ölçümünü yaptırın” diye konuştu.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/hava-kirliligi-sigara-kadar-tehlikeli-7176.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/hava-kirliligi-sigara-kadar-tehlikeli-7176.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/hava-kirliligi-sigara-kadar-tehlikeli-7176-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/hava-kirliligi-sigara-kadar-tehlikeli-7176.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/hava-kirliligi-sigara-kadar-tehlikeli/2655/</link>
			<pubDate>Fri, 28 Nov 2025 16:03:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Düşük Doz BT ile Akciğer Kanserinde Erken Tanı Mümkün]]></title>
			<description><![CDATA[Akciğer kanseri, dünya genelinde kansere bağlı ölümlerin en yaygın nedeni olarak ilk sıralarda kendini gösteriyor. En büyük sorun ise hastalığın genellikle belirti vermeden ilerlemesi. Ancak gelişen teknolojiyle birlikte düşük doz bilgisayarlı tomografi (LDCT) taramaları, hastalığı erken evrede yakalama imkânı vadediyor. Söz konusu tarama yöntemiyle ilgili bilgi veren Medicana Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Nuran Katgı, “Belirti beklemeden tarama yaptırın.” dedi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dünyada en sık görülen kanser türlerinden biri olan akciğer kanserine yönelik Medicana International İzmir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Nuran Katgı, önemli açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Nuran Katgı, akciğer kanserinin sessiz ilerleyen bir hastalık olduğuna dikkat çekerek, düşük doz bilgisayarlı tomografi (BT) ile akciğer kanserinin erken teşhis edilebileceğini anlattı. Doç. Dr. Nuran Katgı, “Akciğer kanseri, dünya genelinde kansere bağlı ölümlerin en başında yer almaktadır. Bunun başlıca nedeni, hastalığın genellikle belirti vermeden ilerlemesidir. Semptomlar ortaya çıktığında hastalık çoğunlukla ileri evreye ulaşmıştır. Sigara en önemli risk faktörüdür; buna ek olarak hava kirliliği, asbest, radon, genetik yatkınlık ve mesleki faktörler de etkili olur. Geç tanı konması, tedavi şansını düşürür ve mortaliteyi yüksek tutar” açıklamasını yaptı. Erken teşhisin önemine de vurgu yapan Doç. Dr. Nuran Katgı, “Erken evrede tanı konan hastalarda cerrahi tedaviyle tam kür elde edilebilir. Erken tanı, hastalığın diğer organlara yayılmadan yakalanmasını sağlar. Bu durum sağkalımı belirgin şekilde artırır. Gecikmiş vakalarda ise tedavi seçenekleri sınırlıdır” dedi.

"Erken evre tümörler LDCT ile yakalanabilir"

Düşük doz bilgisayarlı tomografinin (LDCT), akciğerlerin düşük radyasyon dozu kullanılarak görüntülendiği özel bir tarama yöntemi olduğunu aktaran Doç. Dr. Nuran Katgı, “Klasik toraks BT’de ortalama radyasyon dozu 6–7 mSv iken, LDCT’de 1–2 mSv civarındadır. Yani, 3–5 kat daha düşük radyasyonla yüksek çözünürlüklü görüntüler elde edilir” dedi.

"50-80 yaş arası herkes LDCT ile tarama yaptırmalı"

Uluslararası kılavuzlara göre 50–80 yaş arası, en az 20 paket-yıl sigara öyküsü olan ve hâlen içen veya son 15 yıl içinde bırakmış bireylerin yılda bir kez LDCT taraması yaptırmasının faydalı olabileceğini söyleyen Doç. Dr. Nuran Katgı, “Tarama genellikle yılda bir kez yapılır. Şüpheli bulgu saptanırsa, 3–6 ay gibi kısa aralıklarla kontrol çekimi önerilir. Rutin tarama sigara içmeyenler için önerilmez. Ancak pasif içicilik, aile öyküsü, radon veya asbest maruziyeti gibi ek risk faktörleri varsa hekim değerlendirmesi gerekir. LDCT’nin radyasyon dozu, klasik BT’ye göre çok daha düşüktür (yaklaşık 1–2 mSv). Bu oran doğal çevresel radyasyona yakındır, dolayısıyla hastalar güvenle yaptırabilir. LDCT işlemi ağrısız, kısa sürede tamamlanan, kontrast madde kullanılmayan bir yöntemdir. Risk minimaldir; esas önemli olan, sonuçların doğru yorumlanması ve gereksiz tetkiklerden kaçınılmasıdır. Her tarama testinde olduğu gibi LDCT’de de yanlış pozitif sonuçlar olabilir. Ancak Lung-RADS sistemiyle bu oranlar yüzde 10–13 seviyelerine düşmüştür. Yanlış negatif oranları ise düşüktür; düzenli yıllık tarama bu riski daha da azaltır” diye konuştu.

"Belirti beklemeden tarama yaptırın"

Akciğer kanserinin bir numaralı nedenlerinden biri de sigara kullanımı olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Nuran Katgı, “Akciğer kanserine karşı sigara bırakmak en önemli adımdır ancak risk tamamen ortadan kalkmaz. 50–80 yaş aralığında 20 paket-yıl sigara öyküsü olan herkes yılda bir kez LDCT taraması yaptırmalıdır. Akciğer kanseri genellikle belirti vermeden ilerler. Şikayetler başladığında hastalık çoğu zaman geç evrededir. Belirti beklemeden tarama yaptırmak, hastalığı erken evrede yakalamanın en etkili yoludur. Erken tanı, güçlü hasta-hekim iletişimiyle mümkündür. Hastalar düzenli taramaya katıldıkça, hekimler de sonuçları doğru yönettiğinde başarı oranı artar. Multidisipliner yaklaşım, erken tanının başarısında kilit rol oynar” mesajını verdi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/dusuk-doz-bt-ile-akciger-kanserinde-erken-tani-mumkun-1215.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/dusuk-doz-bt-ile-akciger-kanserinde-erken-tani-mumkun-1215.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/dusuk-doz-bt-ile-akciger-kanserinde-erken-tani-mumkun-1215-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/dusuk-doz-bt-ile-akciger-kanserinde-erken-tani-mumkun-1215.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/dusuk-doz-bt-ile-akciger-kanserinde-erken-tani-mumkun/2640/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Nov 2025 15:28:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bayraklı Belediyesi'nden Anaokulu Öğrencilerine Ağız ve Diş Sağlığı Eğitimi]]></title>
			<description><![CDATA[Bayraklı Belediyesi, 3-6 yaş arası çocuklarda erken yaşta ağız ve diş sağlığı bilinci oluşturmak amacıyla ilçedeki anaokullarında eğitim programı başlattı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bayraklı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü iş birliğiyle yapılan çalışma kapsamında, Sağlık İşleri Müdürlüğü’ne bağlı diş hekimleri minik öğrencilerle bir araya gelerek doğru diş fırçalama alışkanlıklarını uygulamalı olarak anlattı. Bayraklı Belediye Başkanı İrfan Önal, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Çocuklarımızın sağlığı ve diş fırçalamayı alışkanlık haline getirmeleri için sağlık eğitimlerine devam edeceğiz” dedi.

DİŞ FIRÇALAMANIN ÖNEMİ UYGULAMALI OLARAK GÖSTERİLDİ

Eğitimlerde çocuklara ağız hijyeninin yaşam boyu sağlığa etkileri aktarılırken, düzenli diş fırçalamanın önemi vurgulandı. Diş hekimleri, doğru fırçalama adımlarını uygulamalı olarak göstererek miniklerin konuyu daha kolay kavramasını sağladı. Program kapsamında öğrencilere günlük takip yapılabilen “diş fırçalama çizelgesi” bulunan el kitapçıkları dağıtıldı ve kalıcı alışkanlık geliştirmeleri desteklendi. Eğitimlerde ağız ve diş sağlığının kritik rolü ile çocukların bu konuda dikkat etmeleri gereken noktalar detaylı şekilde paylaşıldı.

BELEDİYE BAŞKANI ÖNAL : “ÇOCUKLARIMIZIN SAĞLIĞI EN BÜYÜK ÖNCELİĞİMİZ”

Bayraklı Belediye Başkanı İrfan Önal, “Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın sağlığı bizim en büyük önceliğimizdir. Ağız ve diş sağlığı gibi temel bir konuda erken yaşta doğru alışkanlıklar kazandırmak, yaşam kalitesini doğrudan etkiler. Bayraklı Belediyesi olarak yalnızca bugünü değil, çocuklarımızın sağlıklı yarınlarını da düşünüyoruz. Bu eğitimlerle diş fırçalamayı bir görev değil, bir yaşam alışkanlığı haline getirmelerini hedefliyoruz. İlçemizdeki her çocuğa ulaşarak üzerimize düşen sorumluluğu kararlılıkla yerine getirmeye devam edeceğiz. Toplum sağlığına yönelik çalışmalarımız sürecek” dedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/bayrakli-belediyesi-nden-anaokulu-ogrencilerine-agiz-ve-dis-sagligi-egitimi-481.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/bayrakli-belediyesi-nden-anaokulu-ogrencilerine-agiz-ve-dis-sagligi-egitimi-481.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/bayrakli-belediyesi-nden-anaokulu-ogrencilerine-agiz-ve-dis-sagligi-egitimi-481-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/bayrakli-belediyesi-nden-anaokulu-ogrencilerine-agiz-ve-dis-sagligi-egitimi-481.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/bayrakli-belediyesi-nden-anaokulu-ogrencilerine-agiz-ve-dis-sagligi-egitimi/2634/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Nov 2025 13:57:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Buca'da Diyabet konusu Masaya Yatırıldı]]></title>
			<description><![CDATA[Günümüzün en yaygın kronik hastalıkları arasında yer alan ve halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabet konusu, Buca’da masaya yatırıldı. Buca Belediye Başkanı Mimar Görkem Duman, amaçlarının bu konuda farkındalığı artırmak ve diyabetle yaşayan tüm vatandaşların yaşam kalitesine katkı sunmak olduğunu söyledi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Buca Belediyesi, Dünya Diyabet Günü’nde “Diyabetle Kolay Yaşam” semineri düzenledi.  Tınaztepe Üniversitesi Endokrinoloi Uzmanı Doktor İlker Altun, Uzman Diyetisyen Batuhan Çitemel ve Diyabet Eğitim Hemşiresi Pelin Serim’in konuşmacı olarak katıldığı seminerde diyabet hastalığının nedenleri ve tedavi yöntemleri ele alındı. Seminerin açılış konuşmasını yapan Buca Belediye Başkanı Görkem Duman, yerel yönetimler olarak önceliklerinin yalnızca altyapı ve üstyapı hizmetleri sunmakla sınırlı olmadığını belirterek, hemşehrilerinin sağlıklı ve nitelikli bir yaşam sürmesi için çalışmalar yapmanın da temel sorumlulukları arasında yer aldığını ifade etti.

“DİYABET SENSÖRÜ DESTEK PROGRAMI” ÜLKEYE ÖRNEK OLDU

Bu anlayışla hareket ederek, diyabetli çocuklar ve gençlerin yaşamını kolaylaştırmak üzere geçtiğimiz yıl “Diyabet Sensörü Destek Programı”nı uygulamaya geçirdiklerini hatırlatan Başkan Görkem Duman, bu projenin, Türkiye’de bir ilk defa bir yerel yönetimin inisiyatifiyle uygulamaya geçirilme özelliği taşıdığını belirterek, "Kısa sürede ne kadar doğru bir adım attığımızı hem sahadan gelen geri bildirimlerle hem de ülke genelinde kazandığımız ödüllerle görmüş olduk. Fakat bizim için en büyük ödül, bu adımın ülke çapında bir dönüşüme vesile olmasıdır. Attığımız bu öncü adımın ardından Sosyal Güvenlik Kurumu’nun diyabet sensörlerini ücretsiz karşılamaya başlaması, bu projenin ne denli anlamlı ve doğru olduğunu bizlere bir kez daha göstermiştir” diye konuştu.

“GENETİK FAKTÖRLER ÇOK ÖNEMLİ”

Tınaztepe Üniversitesi Endokrinoloi Uzmanı Doktor İlker Altun ise Tip 2 diyabette genetik faktörlerin çok önemli olduğunu ifade ederek, “Tip 1 diyabet çocukluk yaşlarda başlıyor ve nedenini bilmiyoruz. Ancak, anne ya da babanız Tip 2 ise sizin de diyabet olma olasılığınız yüzde 60 veya 80 oranındadır” şeklinde konuştu.

“DÜNYADA 500 MİLYON DİYABET HASTASI VAR”

Dünyada yaklaşık 500 milyon diyabet hastası olduğunu belirten Endokrinoloi Uzmanı Doktor İlker Altun ise, “Bundan yaklaşık 10 sene sonra da 700 küsur milyon olmasını bekliyoruz. -Yani dünyada her 10 kişiden biri diyabet hastası” dedi.

PROTEİN AĞIRLIKLI BESLENİLMELİ

Uzman Diyetisyen Batuhan Çitemel, diyabet hastalarına uygun örnek beslenme öğünlerinden bahsederek, hastaların karbonhidrattan olabildiğince kaçınarak protein ağırlıklı beslenmelerini önerdi.  Diyabet Eğitim Hemşiresi Pelin Serim ise doğru insülin kalemi kullanma tekniklerini anlattı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/buca-da-diyabet-konusu-masaya-yatirildi-7673.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/buca-da-diyabet-konusu-masaya-yatirildi-7673.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/buca-da-diyabet-konusu-masaya-yatirildi-7673-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/buca-da-diyabet-konusu-masaya-yatirildi-7673.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/buca-da-diyabet-konusu-masaya-yatirildi/2602/</link>
			<pubDate>Fri, 21 Nov 2025 15:54:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Buca Belediyesi'nde Diyabet Semineri]]></title>
			<description><![CDATA[Toplum sağlığı konusunda ilçeye değer katan çalışmalarıyla öne çıktığı ifade edilen Buca Belediyesi'nin,  Dünya Diyabet Günü kapsamında  “Diyabetle Kolay...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Toplum sağlığı konusunda ilçeye değer katan çalışmalarıyla öne çıktığı ifade edilen Buca Belediyesi'nin,  Dünya Diyabet Günü kapsamında  “Diyabetle Kolay Yaşam”  semineri yapmayı planladığı aktarıldı.

Buca Belediyesi Meclis Salonu’nda saat 13.00’te başlaması planlanan etkinliğe Tınaztepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Endokrinoloi Uzmanı Doktor İlker Altun, Uzman Diyetisyen Batuhan Çitemel ve Diyabet Eğitim Hemşiresi Pelin Serim konuşmacı olarak katılmasının planlandığı duyuruldu. Seminerde, diyabetle mücadelede atılacak önemli adımlar, sağlıklı yaşam tarzı ve bilinçli beslenme konuları masaya yatırılması hedefleniyor.


Tahmini okuma suresi: 2 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/buca-belediyesi-nde-diyabet-semineri-4912.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/buca-belediyesi-nde-diyabet-semineri-4912.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/buca-belediyesi-nde-diyabet-semineri-4912-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.izmiryerelgundem.com.tr/images/haberler/2025/11/buca-belediyesi-nde-diyabet-semineri-4912.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.izmiryerelgundem.com.tr/buca-belediyesi-nde-diyabet-semineri/2577/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Nov 2025 13:56:22 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>