Etrafımıza bakınca, adaletsizliklerin, haksızlıkların sıradanlaştığı bir dünya görüyoruz. Her köşede bir çığlık var ama kulaklar sağır. Göz göre göre yaşanan zulme karşı kimseden ses çıkmıyor. Sanki herkes bir tiyatro oyununu izler gibi; sahnede acı var, zorbalık var ama salondaki izleyiciler kımıldamıyor bile. Peki bu sessizlik neden? Korkudan mı, ilgisizlikten mi, yoksa alışmışlıktan mı?
Belki de insanlar, başlarına gelmeyen hiçbir şey için sorumluluk hissetmiyor. “Bana dokunmayan yılan” zihniyeti hâkim. Oysa zulüm, sadece hedef aldığı kişiyi değil, izleyen herkesi de yavaşça zehirler. Sessizlik, zamanla bir tür suç ortaklığına dönüşür. Çünkü ses çıkarılmayan her haksızlık, yarının normaline dönüşür.
Korkmak doğal, ama sessiz kalmak seçimdir. Bugün korkuyla susanlar, yarın kendi başlarına geleni anlatacak kimse bulamayabilir. Çünkü sessizlik bulaşıcıdır. İnsanlar sustukça, zalimler cesaretlenir; mazlumlar ise daha da yalnızlaşır.
Medya, sivil toplum, aydınlar… Hepsi bir zamanlar sesini duyurmak için mücadele ederdi. Şimdi çoğu ya sessizliğe gömülmüş ya da sıradan haber diline hapsolmuş. Her şey hızla tüketiliyor; bir haber öbürünü kovalıyor, ama hiçbirinin izi kalmıyor. Ne bir durup düşünme var, ne de bir derinlik.
Oysa tarih bize bir şey öğretti: Değişim, sessizliği delen bir sesle başlar. Rosa Parks otobüste kalkmadı, Gandhi tuz yürüyüşüne çıktı, Mandela susmadı. Bu insanlar, tek başlarına koca düzenleri sarsabildiler çünkü susmayı reddettiler.
Şimdi bize düşen görev açık: Sadece “Ne oluyor?” diye sormakla yetinmemek. Asıl mesele “Ben ne yapabilirim?” sorusunu sormakta. Bazen bir söz, bazen bir duruş, bazen sadece suskunluğa direnmek bile bir başlangıçtır.
Zulüm karşısında tarafsız kalmak, zalimin yanında yer almaktır. Kendi konforumuza sarılıp başkalarının acılarına gözümüzü kaparsak, o acılar er ya da geç kapımızı çalar. Bu yüzden artık sustuğumuz her anın hesabını kendimize sormanın vakti geldi.
Bugün değilse ne zaman?
"Allah, zalimleri sevmez."




