İnsan, iradesi ve sorumluluğu çerçevesinde olanı yerine getirip elinden gelen gayreti gösterdikten sonra sonucu Allah’a bırakmayı öğrendikçe gönlünde bir sükûnet meydana gelir. Çünkü tevekkül, sorumluluktan uzaklaşmak veya sebepleri terk etmek değil; gayret ile teslimiyet arasında dengeli bir tutum geliştirmektir. Kişi, üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu sürekli zihninde yeniden şekillendirmek yerine olayları daha geniş bir mâna içinde değerlendirmeye başlar.
Geleceğin nasıl şekilleneceğini bilememek, insan zihninde çeşitli ihtimallerin oluşmasına yol açar. Ancak her ihtimali kontrol etme arzusu zamanla zihnî bir yorgunluğa dönüşebilir. Tevekkül, belirsizliği inkâr etmek yerine onu hayatın tabii bir parçası olarak kabul etmeyi öğretir. Böylece kesinlik arayışının meydana getirdiği gerginlik azalır, kararlar daha sakin ve sağlıklı bir zeminde alınır. Gayret ile güven duygusu birbirini tamamlar.
Tevekkül, mesuliyet alanını ihmal etmeyi gerektirmez. İnsan çalışır, plan yapar, tedbirini alır ve gerekli adımları atar. Plan yapmak tevekküle aykırı olmadığı gibi tedbir almak da teslimiyete engel değildir. Ancak kişi, bütün şartların kendi istediği şekilde gerçekleşeceği düşüncesine kapılmaz. Şartların değişebileceğini hesaba katar; beklentileri ile gerçeklik arasındaki fark büyüdüğünde hayal kırıklığına teslim olmak yerine durumunu yeniden değerlendirir.
Tevekkül, kaygı ile mesuliyet arasındaki dengeyi sağlar. Elinden geleni yapan insan, zihnini bitmeyen ihtimal hesaplarıyla tüketmez ve aşırı kaygının kararlarını yönlendirmesine izin vermez. Böylece düşüncelerini daha verimli kullanır, sükûnetini muhafaza eder ve karşılaştığı meseleleri daha isabetli biçimde ele alır.
İnsan, karşılaştığı sonuçları yalnızca başarı veya başarısızlık ölçüsüyle değerlendirmez. Yaşanan tecrübenin kendisi de anlam kazanmaya başlar. Her sonuç, kişiye yeni bir yön gösterebilir. Beklenmeyen bir sonuç, kişinin bütün gayretini anlamsız kılmaz; aksine, yeniden değerlendirme yapmasını ve farklı bir istikamet belirlemesini mümkün kılar.
Tevekkül sahibi insan, zamanla sonucu kendi arzusuna göre şekillendirme çabasından ziyade doğru olanı yapmaya yönelir. Kararlarını yalnızca korkularının veya beklentilerinin etkisiyle değil, basiretli ve sağlıklı değerlendirmeler yaparak verir. Şartlar değiştiğinde yeniden düşünmekten çekinmez. Çünkü onun için asıl mesuliyet, sonucu zorla belirlemek değil, üzerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirmektir.
İnsan, her şeyi kendi iradesiyle yönetme arzusundan uzaklaştıkça kudretinin ve imkânlarının sınırlarını daha doğru kavrar. Kalbinde huzur, davranışlarında itidal, değerlendirmelerinde ise basiret yerleşmeye başlar. Hâdiseler karşısında aceleci hükümler vermek yerine daha ölçülü ve isabetli bir tutum geliştirir.
Kul, her işin Allah Teâlâ’nın takdiriyle belirlenmiş bir vakti bulunduğunu idrak ettikçe acelecilikten uzaklaşır. Sabır ve teenni zamanla ahlâkının ayrılmaz bir vasfı hâline gelir. Vazifesini yerine getirir, gerekli gayreti gösterir; sonucu ise Allah Teâlâ’nın takdirine bırakır.
Tevekkül, insanı hareketsizliğe değil dengeli bir gayrete; kayıtsızlığa değil bilinçli bir teslimiyete yöneltir. Gayret ile teslimiyet bir araya geldiğinde kalpte sükûnet meydana gelir, itidal muhafaza edilir ve insan, hayatın değişen şartları karşısında sebat ve istikamet üzere hareket etmeyi öğrenir.





